<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünceler</title>
	<atom:link href="http://derindusunceler.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://derindusunceler.com</link>
	<description>Fikr-i Amik</description>
	<lastBuildDate>Wed, 21 Dec 2011 01:45:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Nefsin Varlık Hikmeti</title>
		<link>http://derindusunceler.com/nefsin-varlik-hikmeti/</link>
		<comments>http://derindusunceler.com/nefsin-varlik-hikmeti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 16:45:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derindusunceler.com/test/?p=94</guid>
		<description><![CDATA[Bir zaferin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler ve bediî heyecanlar neticesindedir. Adem&#8217;in, bilinen zelleyi -yani gayr-i iradi hatayı- irtikab etmesi, onun Cennetten Dünya&#8217;ya gönderilmesine sebep olmuştur. Bu yeni mekânda neslinin çoğalıp bir imtihana tabi tutularak, bir kısmının ancak hak [&#8230;]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir zaferin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler ve bediî heyecanlar neticesindedir.</p>
<p>Adem&#8217;in, bilinen zelleyi -yani gayr-i iradi hatayı- irtikab etmesi, onun Cennetten Dünya&#8217;ya gönderilmesine sebep olmuştur. Bu yeni mekânda neslinin çoğalıp bir imtihana tabi tutularak, bir kısmının ancak hak kazanma neticesinde tekrar Cennete döndürülmesi, insanın ahsen-i takvim şerefine nâiliyyeti içindir. Ancak bu şeref ve değerin artması için Cenâb-ı Hakk insanı &#8220;nefs&#8221; ile techiz etmişdir. &#8220;Nefs&#8221;, ulaşılacak neticenin şeref ve değerini arttıran muazzam bir engeldir.</p>
<p>İnsanları, istihkak ile kendi rızasına ve Cennete dönmenin cehdine me&#8217;mur eden Cenâb-ı Hakk, onların önüne koyduğu nefis engelini aşmanın imkân ve vasıtalarını da lütfetmiştir. Bunların başında, &#8220;peygamberler&#8221; gönderilmesi ve onların beşere hizmetini kıyamete kadar devam ettirecek &#8220;evliya&#8221; ve &#8220;ulema&#8221; silsilesinin devamının sağlanması gelir.</p>
<p>Mevlânâ (k.s.), aşağıdaki hikâyesinde &#8220;nefsi&#8221;in varlık hikmetini temsili bir şekilde şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Ata binmiş bir emir, ağaç altında uyurken ağzına kara bir yılan giren bir kişi gördü.&#8221;</p>
<p>&#8220;Emir, uyuyan adamı feci ve hazin akıbetten kurtarmak için, bütün san&#8217;at ve maharetini kullanmağa başladı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Adama bir kaç kamçı vurdu. Adam dayak yediği emirden korku ve endişe içinde kaçmağa başladı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Emir, adamı bir elma ağacının altında yakaladı. Ağaçtan düşen çürümüş, kokuşmuş elmaları adamın boğazına sokarak ona zorla yedirmeye başladı. Bir taraftan:</p>
<p>&#8220;Ey dertli biçâre, hepsini yiyeceksin! Bu çileye katlanacaksın!&#8221; diyordu.&#8221;</p>
<p>&#8220;Adamcağız, hayret ve şaşkınlık içinde emire hitaben:</p>
<p>&#8220;Ey emir! Ben sana ne yaptım ki?.. Bana kastın ve bu zulmün sebebi ne?&#8221;</p>
<p>&#8220;Eğer benim hayatımda senin asli bir düşmanlığın varsa, bir kılıç vur da kanımı dök!&#8221;</p>
<p>&#8220;Seni gördüğüm an, ne uğursuz bir zamanmış!.. Senin yüzünü görmeyenler ne bahtiyar insanlarmış!..</p>
<p>&#8220;Cinâyetsiz, günahsız bir insana, bu zulmü, en büyük zâlimler bile yapmaz..&#8221;</p>
<p>&#8220;Görüyorsun, bu sözleri söylerken bile ağzımdan kan fışkırıyor!.. Rabbim, bu zalimin cezasını sen ver!..&#8221; diyerek la&#8217;netler yağdırıyordu.&#8221;</p>
<p>&#8220;Emir ise, &#8220;koş!&#8221; diye bir taraftan da onu kamçılıyordu.&#8221;</p>
<p>&#8220;Adamcağızın midesi çürük elmalarla dolmuş, kamçılardan, yüzü gözü yara-bere içinde kalmıştı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tâ ki, adamcağızın safrası kabardı. Kusmağa başladı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Yediği çürük elmalarla beraber, kara yılan da dışarı fırladı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Adamcağız, midesinden çıkan yılanın korkunçluğunu görünce, dehşete kapıldı. O salih emirin önünde yerlere kapandı. Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Hakikaten sen, Cebrail&#8217;in (a.s.) rahmeti gibi gelmişsin! Meğer benim velinimetim imişsin!&#8221;</p>
<p>&#8220;Seni gördüğüm saat, ne mübarek zamanmış! Eğer sen olmâsâydın ben çoktan hazin bir şekilde ölmüş gitmiştim. Sen bana hayat bahşettin.&#8221;</p>
<p>&#8220;Senin yüzünü görene, yahud ansızın senin mahallene gelene ne mutlu!&#8221;</p>
<p>&#8220;Ey övülmeğe lâyık temiz ruh! Cehaletim ve gafletim, sana ne kadar saçma-sapan sözler söyletti. Onlardan dolayı beni afvet!&#8221;</p>
<p>&#8220;Emir dedi ki:</p>
<p>&#8220;Eğer ben o vakit, senin iç âlemindekilerden bir parça söyleseydim, ödün kopardı. Korku, seni helâk ederdi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kedi önündeki fare gibi mahvolur, kurda karşı kuzu gibi fani olurdun&#8230;&#8221;</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.) buyurmuştur ki:</p>
<p>&#8220;İçinizdeki düşmanı açıklayacak olsam, cesurların ödü patlar; ne bir yolda gidebilir, ne de bir iş becerebilirdi; çaresizlik içinde kıvranırdı. Ne vücutta ibâdete kuvvet, ne kalbde takât, ne de seyr-i süluka mecal kalırdı. O halde ben sizi, sükutla, içinizdekini dışınıza vurmadan terbiye ederim.&#8221;</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.) böyle olduğu gibi, O&#8217;nun (s.a.) varisleri bulunan evliyaullah da böyledir. Onlar da bildikleri her doğruyu muhatabın menfaati icabı söylemez ve susarlar. Ayrıca muhataplarının kalplerindekini açığa vurmaz, ayıpları setredeler. Sözden ziyade fiil ve hareketleri ile terbiye ederler. Ehlullah hazeratı, demir gibi sertleşmiş ve taşlaşmış kalplere de -maneviyata isti&#8217;dadı varsa- Davut&#8217;un (a.s.) demiri yumuşattığı gibi tesir ederler.</p>
<p>Hikâyede zikri geçen uyuyan insan, insan-ı gâfildir. Ağzına giren kara yılan, nefs-i emmaredir. Emir ise, mürşid-i kâmildir. Onu uykuda iken kamçılayarak döve döve uyandırıp kırda bayırda koşturması, riyazat ve mücahededir. Yılanın çıkışı da, nefs-i emmareden kurtuluştur.</p>
<p>Mukaddes Tuva vadisinde Allah Teâlâ, Mûsa (a.s.) ile konuşurken ona, sağ elinde bulunan şeyin ne olduğunu sordu. O da:</p>
<p>&#8220;O benim âsâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim. Benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.&#8221; (Taha, 18) şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Allah (c.c.):</p>
<p>&#8220;Yere at onu, ey Mûsa!&#8221; buyurdu. (Taha,19)</p>
<p>Müfessirler,. Mûsa&#8217;ya (a.s.) âsâsının yere atılması ile ilgili âyetin işari açıklamasında Hz. Mûsa (a.s.)&#8217;nın iç dünyasına aid bir irşad sadedinde olduğunu beyan etmişlerdir.</p>
<p>Mûsa (a.s.), izafetleri (fâni alâkaları) zikredince, Allah (c.c.), bunların atılmasını emretti. Nefs ve nefse bağlantılı olan şeyler, koca bir yılan olarak temessül etti. Mûsa (a.s.)&#8217;ya nefsin hakikati gösterildi. Korktu, ürktü ve ondan kaçtı. Ona denildi ki:</p>
<p>&#8220;Ey Mûsa, işte bu yılan, Allah&#8217;dan başka şeylere bağlılık vasfının ta kendisidir. Bu vasıf şekillenmiş bir sûrette sahibine gösterilince, ondan kaçar.&#8221;</p>
<p>Diğer bir işârî mânâda &#8220;âsânı at!&#8221; diye emrolunması;</p>
<p>Artık sen tevhid sıfatı ile sıfatlanmışsın. Senin bir âsâya dayanman, senin için kendisine dayanacağın, ondan yardım dileyeceğin ve istifade edeceğin bir şey olması, nasıl doğru ve yerinde olabilir?.. Nasıl olur da sen, o âsâ ile şöyle yapıyorum, ondan istifade ediyorum ve onda benim için başka faydalar da var diyorsun?.. Tevhid yolunda ilk adım, sebepleri terkdir. Her türlü talep ve istekten vazgeç şeklinde izah edilir.</p>
<p>Nitekim Te&#8217;vilat-ıNecmiyyede denilmiştir ki:</p>
<p>&#8220;Hakk&#8217;ın nidasını işiten ve O&#8217;nun cemâlinin nûrunu gören kişi, Allah&#8217;dan (c.c.) başka dayandığı her şeyi bırakır. Allah&#8217;ın fazl ve kereminden başka bir şeye dayanmaz. Nefsin arzularundan sıyrılır.&#8221;</p>
<p>Yusuf (a.s.), Züleyha&#8217;nın desiselerine uğrayınca, kendisinde gayr-ı ilahi bir meyil başladı. O anda Allah (c.c.), Yusuf&#8217;a (a.s.) bürhanını gösterdi. Odanın tavanı yarıldı. Ve Hz. Ya&#8217;kub&#8217;u gördü ki, parmağını ısırıyordu. Bir de yanında bir şahıs peyda oldu. O şahıs:</p>
<p>&#8220;Ey Yusuf, sağa bak!&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Yusuf )a.s.), sağına bakınca kocaman bir yılan gördü.</p>
<p>Yusuf&#8217;a (a.s.), eşyanın hakikati, nefsani fiilerin hakiki suretleri gösteriliyordu. Nefsin fiileri, en çirkin şekilde müşahhas bir hale getiriliyordu. İğreti suretler kaldırılıyor, hakiki vecheler görünüyordu. Ardan perdeler kalkmış, Rabbin ilâhi tecellilerinin ve eşyanın esrarı ayan olmuştu.</p>
<p>Rabbin bürhanı, yani imda-ı ilâhi yetişince, Yusuf (a.s.), nefs ve kadın şerrinden halâs oldu.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.) buyurur:</p>
<p>&#8220;Cennet, nefsin sevmediği şeylerle , cehennem ise, şehvetlerle çevrilmiştir.&#8221;</p>
<p>Nefs engelini aşabilmek, Peygamberlerin ve inkıtasız (kesintisiz) gelen ve varisleri olan evliyaullah&#8217;ın elinden tutmak, onlara bey&#8217;at etmek ve onların terbiyelerine teslim olmakla mümkün olur. Nitekim Kur&#8217;ân&#8217;ı Kerîm&#8217;de:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın eli, onların eli üstündedir.&#8221; âyetindeki &#8220;onların eli&#8221;nden maksad, Allah&#8217;a (c.c.) bey&#8217;at eden Hz. Peygamber ( s.a.) ile ashabının elleridir. Aynı şekilde ehlullahda, hatta aciz bir dervişde bile, elden ele Rasûlullah&#8217;a (s.a.) ve o vasıta ile Allah&#8217;a (c.c.) yed-i kudretine ve Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) yed-i bey&#8217;atine vasıl olan kâmiller de fevkalade işler görülebilir. Fail-i Mutlak, Cenâb-ı Hak&#8217;dır. Evliyaullah&#8217;da bu tasarrufa mezun ve selahiyeti olanlardır.</p>
<p>Aşkın hakikisi ve mecâzisi vardır. Hakikisi, Allah (c.c.) sevgisinden ibarettir. Mecâzisi ise, mahlukattan birine bağlılıktır. Aşık, tek bir varlığa bağlandığı için, diğer bağlantılardan kurtulmuştur. &#8220;Çünkü, sevgiden başka bir şey düşünmez ve görmez. Mecnun, son zamanlarda öyle bir hâle geldi ki, dostu-düşmanı, kendisini, hatta Leylâ&#8217;yı bile tanıyamaz oldu. Kendini Leylâ farzetmeğe başladı. Mevlâna (k.s.), bu hususta buyurur:</p>
<p>&#8220;Allah, Bir ten aşkından (yani, Leylâ yüzüden) Mecnun&#8217;u dost ve düşmanı fark etmeyecek bir hale getirmiştir.</p>
<p>Peygamber aşığı Fuzuli ise, meşhur Su Kasidesi&#8217;nde Rasulullah&#8217;ı hiçbir gül ile kıyaslayamaz hale gelmiştir:</p>
<p>&#8220;Sûya virsün bağban gülzarı rahmet çakmesün, Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzare su&#8221;</p>
<p>(Bahçıvan gül bahçesini sulamak için zahmet çekmesin! Zira, bin tane gül bahçesi sulasa, senin yüzün gibi bir gül açılmaz!..)</p>
<p>Mevlânâ (k.s.), bu muhabbeti şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>&#8220;Cenâb-ı Hakk, bir yudumcuk ilâhi muhabbete öyle bir hassa vermiştir ki, ondan nasip alan, iki âlemin endişesinden kurtuluşa erer.&#8221; Yani, ilâhi muhabbet ile mest olan kimse, âleme haset etmekten, halkın ayıp ve kusurunu görmekten âzâd olur. Böylece kâmilleşir. Ve menzil-i maksuduna erer. İşte bu da, aşk-ı safi, hubb-i ilâhidir.</p>
<p>Bir mürşid-i kâmil, ilâhi tasarrufla müridlerini kendine bağlar, onları süfli alakalarından kurtarıp ulvi bağlantılarda derinleştirir. Böylece kendisi, ilâhi aşkın basamağı olur.</p>
<p>Şeyh Sadi Gülistan&#8217;ında mürşid-i kâmilin bu tâsârrufunu şu hikâye ile anlatır:</p>
<p>&#8220;Birgün hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) parçası verdi. Kile sordum:</p>
<p>&#8220;- A mübarek, sen misk misin, amber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum.&#8221;dedim. Kil bana şöyle cevap verdi:</p>
<p>&#8220;- Ben bir gülün toprağıydım. O gülün yaprakları seher şebnemleriyle dolar, benim üzerime ağlayarak damlardı. Ben yaşlarla hamur gibi yoğruldum. Ben aslında alelâde bir kilim&#8230; Bu koku onundur.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk, kâinâtı insan için yarattı. Karada, denizde ve havada bütün eşyayı, insanın emrine amade kıldı. Buna mukabil, dağların ve göklerin taşıyamayacağı ilâhi emaneti, insan yüklendi.</p>
<p>İnsan, kendisine ve kâinât manzumesine ibret nazarı ile baktığı zaman, dünya hayatını nasıl yaşayacağını düşünmeğe mecburdur. Ciddi yaşaması icâb eden her insanı, hayatta en çok alâkadar eden gerçek, &#8220;Ölüm&#8221; hadisesidir. O muhteşem veda, insan için ne büyük bir ibret tablosudur. &#8220;Ölüm&#8221;, dünya hayatında sadece et ve kemikten meydana gelen toprak yapısını, yani nefsaniliğini geliştirip ruhani yapısını cılızlaştıranlar için, ne hazin bir sondur!</p>
<p>Allah Rasûlü (s.a.) dünya hayatını tarif eden bir hadis-i şerifinde:</p>
<p>&#8220;Dünya benim neme gerek?.. Benim halim dünyada bir ağaç altında oturup gölgelenen, sonra da yerini bırakıp giden binitli bir yolcuya benzemektedir,&#8221; buyururlar.</p>
<p>Ya Rabbi, muhabbetin ve rızan, saadet cennetlerimiz olsun! Amin&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derindusunceler.com/nefsin-varlik-hikmeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rızık</title>
		<link>http://derindusunceler.com/rizik/</link>
		<comments>http://derindusunceler.com/rizik/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 16:36:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derindusunceler.com/test/?p=85</guid>
		<description><![CDATA[&#160; İnsanların zihnini, elde edememe veya kâfî gelmeme endîşesine sürükleyen ve son derece meşgûl eden mes&#8217;elelerin başlıcalarından biri de &#8220;rızık&#8221;dır ki, dilimizde &#8220;nasîb, kısmet ve dünyâlık&#8221; diye de ifâde edilir. Rızık, kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. Rızık, insanın ana [&#8230;]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanların zihnini, elde edememe veya kâfî gelmeme endîşesine sürükleyen ve son derece meşgûl eden mes&#8217;elelerin başlıcalarından biri de &#8220;rızık&#8221;dır ki, dilimizde &#8220;nasîb, kısmet ve dünyâlık&#8221; diye de ifâde edilir.</p>
<p>Rızık, kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. Rızık, insanın ana karnında teşekkülü ile başlar, kader sicilindeki kayıtlara uygun olarak ecele kadar devam eder. Ecel, bir mânâda dünyâya âid rızkın bitim noktasıdır.</p>
<p>Rızık, bütün mahlûkat için ezelde takdîr olunmuştur. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise, rızka sebep olarak takdîr olunduğu kadar netice verir.</p>
<p>Dolayısıyla bütün mahlûkâtın rızkı Allâh&#8217;a âiddir. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p>&#8220;Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca AIlâh&#8217;ın üzerinedir.&#8221; (Hûd, 6)</p>
<p>Allâh -celle celâlühû-, her canlının rızkını ayrı ayrı ihsân eyler. Bu sebeple Hakk dostları, bülbüllerin gül dalındaki terennümlerini, ilâhî lutuflara bir şükür olarak tefsîr ederler.</p>
<p>Bir Hakk dostu, rızık endîşesi içinde olanlara der ki:</p>
<p>&#8220;Bu kadar mahlûkâtın hangisinin gece gündüz rızıkları te&#8217;mîn edilmiş ambarlarda saklanmaktadır? O canlılar hiçbir zaman bir rızık endîşesi duymazlar.&#8221;</p>
<p>Yaralı, âciz, kendisinin rızkını te&#8217;mîn edemeyenlerin dahî rızıklarını Cenâb-ı Hakk&#8217;ın te&#8217;mîn ettiğini bildiren şu âyet-i kerîme, ne kadar ibretlidir:</p>
<p>&#8220;Nice hayvanlar var ki, rızkını (biriktirip de yanında) taşımıyor. Çünkü onların da sizin de rızkınızı Allâh veriyor. O, her şeyi işitir ve bilir.&#8221; (el-Ankebût, 60)</p>
<p>Diğer yandan rızık mevzûunda bilmemiz gereken en mühim bir husûs da, rızkın taksîmindeki farklılıklardır. Ancak bu, bir farklılıktan ziyade cemiyet nizamının mükemmel bir sûrette te&#8217;sîs ve âhengi içindir.</p>
<p>Her şeyin hazînelerinin AIlâh&#8217;da olduğu ve ilâhî bilgiye göre, yâni kader programına uygun bir şekilde gerekli tevzîât yapıldığı, Kur&#8217;ân&#8217;la sâbittir. Mü&#8217;minler, bu maddî farklı durumlarının kendilerine hayır olduğu inancı içinde olmalıdır. Şâyet hayât nizâmı, insanların âciz idrâklerine, birbirine uymayan istek ve istîdâdlarına ve her an değişen emellerine kalsa idi, kâinâtta anarşiden başka bir şey görülmezdi. Allâh Teâlâ buyurur:</p>
<p>&#8220;&#8230;Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîşetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini (n maîşetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîşetlerinden) daha hayırlıdır.&#8221; (ez-Zuhruf, 32)</p>
<p>Sırlar, hikmetler ve kudret akışlarıyla donanan bu kâinâtta rızkın taksîmi, en saltanatlı kudret nişânelerinden biridir. Havada uçan, karada yürüyen ve denizde yüzen bütün mahlûkâta, her an birbirinden farklı sofralar hazırlanmaktadır. Birinin gıdâlandığıyla ekseriyâ diğeri gıdâlanıp hayatıyyetini devam ettiremez. Yâni havadaki, karadaki ve sudaki canlıların gıdâları, kendi bulundukları mekânların yapısına göre ayrı ayrıdır ve kâinatta tezâhür eden sayısızca mahlûkât kadar rızıkların ayrı ayrı ve farklı taksîm edilmesi, akıl sahipleri için ne büyük bir ibret, hikmet, kudret ve saltanat tezâhürüdür.</p>
<p>Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p>&#8220;İnsan görmez mi ki, Allâh dilediğinin rızkını bol veya dar vermektedir. Bunda şuurlu mü&#8217;minler için ibret vardır.&#8221; (ez-Zümer, 52)</p>
<p>Bu hakîkat çerçevesinde AIlâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:</p>
<p>&#8220;Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin! Böyle yapmak, Allâh&#8217;ın, üzerinizdeki nîmetini küçük görmemeniz için gereklidir.&#8221; (Buhârî, Rikâk 30; Müslim, Zühd, 8; Tirmizî, Kıyâmet, 59)</p>
<p>Bunun içindir ki hayatımızın sürûr ve huzûru, mevcûd taksîmin hakkımızda hayır olduğu inancını yaşamamızdadır. Kahır gibi görünen çok hâdiseler vardır ki, neticesi lutuftur. Arkası cennet olan fakîrlik gibi. Lutuf gibi görülen bazı durumlar da vardır ki, neticesi acı bir hüsrandır. İnfak edilmeyip sadece nefsâniyete sarf olan servetler gibi. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p>&#8220;Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz. Bu husûsda taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz! Yoksa sizi gazabım çarpar. Her kim ki, kendisini gazabım çarparsa, hakîkaten o, helâk olmuştur.&#8221; (Tâhâ, 81)</p>
<p>Bütün bu hakîkatler ışığında rızık bakımından kulların son derece Hakk&#8217;a mütevekkil ve teslîmiyetli olması, iki cihân seâdetine vesîledir. Zîrâ rızıkların Hakk tarafından taksîm edildiği ve beşeriyyet yaratılmadan önce yaratıldığı gerçeğine binâen insanlar, Allâh&#8217;a teslîmiyyet hayatı yaşamalıdırlar ki, takdîr olunmuş rızkın zevkine ve kadere îmânın tadına erişmiş olsunlar.</p>
<p>Hadîs-i kudsîde buyurulur:</p>
<p>&#8220;Allâh Teâlâ, âdemoğlunun rızıkları ile vazîfeli olan meleklere şöyle buyurur:</p>
<p>«Herhangi bir kulu, bütün tasa ve düşüncesini tek bir şeye (yâni Rabbine) teksîf etmiş bir şekilde bulursanız, ona göklerin ve yerin rızkını garanti edin! Herhangi bir kulu da adâletle (istikâmetten ayrılmayarak) rızık ararken bulursanız, ona iyi davranın ve (yolunu) kolaylaştırın!..»&#8221; (75 Kudsî Hadîs&#8217;in Tercüme ve Şerhi, Ebû Hüreyre&#8217;den rivâyet)</p>
<p>Bu hadîs-i kudsî gösteriyor ki, eğer bir kul, bütün gâye ve hedeflerini tek bir şeye, yâni Rabbine teksîf eder de O&#8217;nun rızâsı yolunda emr-i ilâhîye riâyet eder ve ibâdet ve tâat üzere bulunarak ihlâslı, sâlih kullardan olursa, ona göklerin ve yerin rızkı te&#8217;mîn edilir. Böyle kimselere Cenâb-ı Hakk, rızık sebeb ve vesîlelerini geniş bir sûrette hazırlar. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurulur:</p>
<p>&#8220;&#8230; Kim Allâh&#8217;dan (gereği gibi) korkar (takvâ sâhibi olur) sa, (Allâh) onun için bir çıkış yeri (kurtuluş çâresi) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır&#8230;&#8221; (et-Talâk, 2-3)</p>
<p>Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:</p>
<p>&#8220;Eğer siz Allâh&#8217;a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allâh), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam doymuş olarak dönerler.&#8221; (Tirmizî, Zühd, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 14)</p>
<p>Karınca gibi yazdan kışa yiyecek biriktiren mahlûk nâdirdir. Diğerlerinin, böyle hiçbir tedbiri olmadığı halde kışın o zayıf mahluklara gâlib şiddetini aşıp bahara ulaştıkları, herkesin müşâhede edegeldiği bir vâkıadır. Zîrâ Hâlık Teâlâ, nasıl olur da, ulûhiyyet ve saltanat ile kurduğu bu ilâhî düzen içinde mahlûkâtını nîmetsiz bırakır?!.</p>
<p>Ancak tenbellik, pintilik, hased, çocuk istememe hallerine meyletme ve benzerî mezmûm ahlâklar, rızık üzerinde yanlış ve eğri anlayışlardır.</p>
<p>Yukarıda da ifâde etmiş olduğumuz üzere İslâm, insana bilâ-istisnâ herkesin rızkının ezelde takdîr edildiğini ve bunun artıp eksilmeyeceğini telkîn eder.</p>
<p>Varlığı halkeden Allâh -celle celâlühû-, her mahlûka bir müddet yaşama hakkı vermiş, o zaman içinde kendisine rızıklar tayin buyurmuştur. İnsanın hayatı, nefesleri, lokmaları, kader levhasında tesbit edilmiş, Âdem -aleyhisselâm- zürriyetine kodlanmıştır. Kısmetimize düşen rızık tevziâtını elde edebilmek üzere sebepler kanunundan çalışma emredilmiştir. Bu itibarla ilâhî emre uyarak çalışma, vazîfemizdir. Yâni takdîr edilen rızkın tevzîi, çalışma ve gayrete bağlanmıştır.</p>
<p>&#8220;Tedbîrde kusur etme, takdîre bühtân etme!&#8221; atasözü, meşhurdur. Allâh -celle celâlühû-, kulunu &#8220;irâde, teşebbüs, mükellefiyet, tevekkül, imtihan, sorumluluk&#8221; gibi ilâhî kanunlarla mücehhez kılmıştır.</p>
<p>Bu kanunların dışına çıkmak, Rabb&#8217;e isyan mâhiyetini taşır.</p>
<p>Hastalandığımızda doktorlara koştuğumuz, ilaca sarıldığımız; yangın, zelzele gibi âfetler karşısında da sokaklara fırladığımız gibi tehlikelerden korunma, varlıkların yaratılışında meknûz bir temâyüldür.</p>
<p>O halde insanların rızık tahsîli husûsundaki gayretleri, tehlikelerden korunmak için ilâhî bir emirdir. Kader programına aykırılık değil, bilakis ona hürmet ve ilâhî emre uygun hareket etmekdir. Eğer zıddı olsaydı, bunlarla emrolunmamızın mânâ ve hikmeti kalmazdı. Sebepler kanununa riâyetsizlik, isyan ve günahtır.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de buyurulur:</p>
<p>&#8220;İnsana, kendi çalışmasın (ın karşılığın) dan başka bir şey yoktur.&#8221; (en-Necm, 39)</p>
<p>Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p>&#8220;Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip el açmasından daha hayırlıdır; insanlar, istediğini verseler de, vermeseler de&#8230;&#8221; (Buhârî, Zekât 50)</p>
<p>İbnü&#8217;I-Firâsî&#8217;nin anlattığına göre babası:</p>
<p>&#8220;-Ey Allâh&#8217;ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?&#8221; diye sormuş, aleyhi&#8217;s-salâtü ve&#8217;s-selâm Efendimiz de:</p>
<p>&#8220;-Hayır isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!&#8221; buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Zekât 28)</p>
<p>Bütün bunların yanında Cenâb-ı Hakk, rızkın te&#8217;mîninde mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır. Dolayısıyla fukarâyı gözetmek, ihtiyaçlarına gönül verebilmek, Allâh -celle celâlühû-&#8217;nun bizlere olan ihsanlarından onlara pay çıkarabilmek büyük bir fazîlet, ilâhî bir lutuftur.</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, cihâr yâr-i güzîn (Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî) ile birlikte dünyâdan kendilerine sevimli olan üçer şey saymışlardı. Bu sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve o da bu sohbete dâhil oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onun da üç şey saymasını istedi. Cebrâîl -aleyhisselâm- şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;-Dünyâ ehlinden olsaydım, en çok şu üç şeyi severdim: Yolunu kaybedenlere yol göstermeyi, fakîrlik içinde ibâdet edenleri sevmeyi ve çoluğu çocuğu çok olan yoksullara yardım etmeyi&#8230;&#8221;</p>
<p>*</p>
<p>Burada hassaten tebârüz ettirilmesi gereken son derece ehemmiyetli bir husûs da, helâl lokmadır. Zîrâ insanın nûrunu ve kemâlini artıran asıl müessir, meşrû yollarla elde edilen helâl lokmadır.</p>
<p>Rızkın helâlini seçmek, hayatın nûru, gönlün sürûru, ibâdetin rûhâniyeti ve kalbin, kalb-i selîme ulaşmasının en başta gelen âmillerindendir.</p>
<p>Harâm rızıklar, hayatın zehirleri, kalb yangınları ve hüsranlıklarıdır. Dünyâda ve âhırette zillet, haysiyetsizlik ve musîbetler, harâm rızıkların kahır dolu neticeleridir.</p>
<p>Helâl mal ve helâl gıdâ, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rızâsını kazanmaya vesîledir. Harama bulaştırılan mal ve gıdâ ise, sahibi için büyük bir nedâmet ve hüsrândır. Mal, mülk ve evlâd, Allâh&#8217;a tahsîs edilecek yerde kalbi işgâl ederse, âkıbet hazîn olur. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bunu şu misâlle anlatır:</p>
<p>&#8220;Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise, onu kaldırıp yüzdürür.&#8221;</p>
<p>&#8220;Mal, mülk sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-:</p>
<p>«Ben fakîrim. Fakîre, fakîrlerle ülfet yaraşır!» dedi ve ne yüce mertebelere ulaştı.&#8221;</p>
<p>Nitekim Allâh Teâlâ buyurur:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar! Hepiniz fakîrsiniz, ganî olan ancak AIlâh&#8217;dır&#8230;&#8221; (Fâtır, 15)</p>
<p>Bunun içindir ki, mala, ancak dîn ve Allâh için sahip olanlar hakkında Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:</p>
<p>&#8220;Bu ne güzel mal, ne hayırlı mal!&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh- şöyle duâ ederdi:</p>
<p>&#8220;Ey Allâh&#8217;ım! Malın fazlalığını bizim hayırlılarımıza emanet kıl! Umulur ki, onlar, içimizdeki ihtiyaç sahiplerine verirler.&#8221;</p>
<p>Diğer taraftan haram para, başkasına âid olduğu için zekâtı da yoktur, sadakası da.. Dünyâda da âhırette de yüz karasıdır.</p>
<p>Helâl lokma, vücudda hikmet, ilim ve mârifeti besler, gönülde AIlâh aşkı, Allâh şevki ve sevgisini uyandırır.</p>
<p>Buğday ekilen yerde arpa, arpa ekilen yerde mısır bitmediği gibi vücuda giren maddî ve mânevî gıdâlarda da aynı neticeler müşâhede edilir. Vücûd, gönle Hakk&#8217;ı tanıma kudreti veren helâl gıdâlar ile beslenmezse, kalbde rûhâniyet ve ibâdetlerde huşû mümkün değildir.</p>
<p>Bir hadîs-i kudsîde buyurulan:</p>
<p>«Harâmdan perhiz edenlerden hesap sormaya hayâ ederim.» beyânındaki sırrı idrâk etmelidir.</p>
<p>Demek ki dünyâ geçidinde uğranılan yerlerin bütün gıdâlarını helâl olanından tedârik etmek zarûrîdir. Çünkü kulu, sırât-ı müstakîmden ayırmayacak, ilâhî duygular ve hikmetlerle müzeyyen kılacak ve dünyâ zindanından AIlâh&#8217;ın nûruna götürecek kuvvet, yalnız helâl olan gıdâlarda mevcuddur.</p>
<p>*</p>
<p>İnsânı rûhâniyet ve nûrâniyete büründürecek olan helâl gıdâ vesîlesiyle asıl gıdânın rûhâniyet ve nûrâniyet gıdâsı olduğuna dikkat çeken Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;İnsan için nûrdan başka gıdâ yoktur. Rûh, onun gayrisi ile beslenemez. &#8221;</p>
<p>&#8220;Bu yeryüzü yiyecek ve içeceğinden azar azar kendini çek! Çünkü bunlar, insan gıdâsı değildir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sen gökyüzü gıdâsını almaya kabiliyyet kazan! Nûr lokmasını yemeğe hazırlan?&#8221;</p>
<p>&#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da buyurulan: «Allâh&#8217;ın fazlından rızık arayın!» (el-Cum&#8217;a, 10) beyânını işit?&#8221;</p>
<p>&#8220;Bilmiş ol ki, beden aç kalmadıkça, Hakk&#8217;a doğru yönelmez, boğun eğmez; kafa tutar. Onu tok iken yola getirmek, soğuk demiri döğmek gibidir. &#8221;</p>
<p>&#8220;Nefis, kıtlık zamanı Mûsâ&#8217;nın huzûrunda yerlere kapanıp yalvaran Firavun&#8217;a benzer.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu ağır, kesif rızık kırıntılarından kurtulursan, yüce, latîf ve hafif rızıklara nâil olursun.&#8221;</p>
<p>&#8220;O mânevî rızıklardan binlerce okka yesen, yine de peri misâli tertemiz, tüy gibi hafîf bir halde yürür gidersin. &#8221;</p>
<p>&#8220;Allâh yemeğinden, o rûhâniyet gıdâsından denizler kadar ye! Yine de hoş bir halde gemi gibi yüzer gidersin. &#8221;</p>
<p>&#8220;Ten midesi, insanı samanlığa doğru çeker götürür. Gönül midesi ise, reyhanlığa ulaştırır. &#8221;</p>
<p>&#8220;Samanla, arpayla beslenen hayvan kurban olur; Hakk nûru ile gıdâlanan da yaşayan bir Kur&#8217;ân olur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Mideden vazgeçip gönle doğru yürü de, Allâh&#8217;dan sana perdesiz, açık bir şekilde?selâm gelsin!&#8221;</p>
<p>&#8220;Şunu iyi bil ki açlık, ilaçların pâdişâhıdır. Açlığı canla başla benimse, onu hor görme!&#8221;</p>
<p>&#8220;Bütün hastalıklar açlıkla iyileşir. Bütün güzel yemekler, aç olmadıkça, hoşa gitmez!&#8221;</p>
<p>*</p>
<p>Dünyâlık olarak sarfımız, şahsî ve âilevî maîşetimiz içindir. Lâkin isrâftan kaçınmak zarûrîdir. Çünkü dünyâdaki servet ve imkânlar, mahdûddur. Emânettir ve hesâbı mûcibdir. Bunların bugünkü kapitalist nizâmda olduğu gibi hoyratça ve hovardaca kullanılması, gelecek nesillerin hayâtını tehlikeye sokar. Canlı varlıklar içinde yalnız insandır ki, gözü kolay kolay doymaz. Halbuki bir koyun sürüsüne dalan vahşî bir hayvan, sadece o andaki açlığını giderecek kadar öldürür. &#8220;Bunu da yarın yerim!&#8221; diyerek karnı doyduktan sonra öldürmeye devam etmez. Sürünün diğer koyunlarıyla âdetâ arkadaş olur. Buna mukâbil insanoğlu hadsiz hududsuz ihtiras sâhibidir. Onu bu ihtirasından kurtarmanın birinci şartı, rızkın artıp eksilmeyeceği inancıyla birlikte isrâftan sakındırmaktır. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de:</p>
<p>&#8220;Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizde olmasın! Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiriyoruz.&#8221; (el-Hicr, 21) buyurulmakla, hayâtî taksimâtın ilâhî bir irâde ile olduğu açıklanmakta; anlayana hırs ve tamah yolu kapanmaktadır. İnd-i ilâhîde rızkın taksîm olduğu teblîğ edilmektedir. Emelleri, ihtirasları, birbiri arkasına ekleyerek uzatırsak, bu zincirleme arzulara &#8220;tûl-i emel&#8221; denir. Bunlar da, ancak mezarlıklar hudûduna kadar ömür sürer. Neticesi, hüsrân ve nedâmettir. Tûl-i emel, gölge gibi kaçan, güneş gibi batan ve bitip tükenmek bilmeyen fânî emellerden ibârettir. Bu hâl, basîret ile seyredildiğinde, bir elemler yığınıdır.</p>
<p>Günâhlar kalbi karartıp sağırlaştırır. Yâni onun hassasiyetini azaltır. Bu bakımdan kalbî hastalıkların asıl müessirlerinden biri de harâm yemektir. Bir gıdânın vücûddaki sirkülasyonu takribî 40 günde tamamlandığından harâm yiyen insanın duâsının 40 gün müddetle redde mahkûm olduğu husûsundaki tevâtüre dayanan gerçek, harâmın kalbî hastalıklardaki müessiriyetinin ifâdesidir. Bundan dolayı harâm gıdâ ile beslenme, vücûda mânevî bir zehirdir. İbâdetin lezzetini almak mümkün değildir.</p>
<p>Bu dünyâ çarşısında ömür sermâyemize dikkat etmeliyiz. Sayılı nefeslerimizi dünyâ metâlarından üstün tutmalıyız. Ebedî kârı elden kaçırmamalıyız.</p>
<p>Fânîyi verip ebediyyeti satın alan, dalâleti bırakıp hidâyeti tercîh eden hakîkat ve fazîlet yolcusu olmalıyız.</p>
<div align="justify">Ey Allâhım! Bizleri temiz ve helâl rızıklarla merzûk ve sâlih amellere muvaffak eyle! Âmîn!..</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derindusunceler.com/rizik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayat ve Ölüm</title>
		<link>http://derindusunceler.com/hayat-ve-olum/</link>
		<comments>http://derindusunceler.com/hayat-ve-olum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 16:11:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kütüb-i Sitte]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Sohbetler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derindusunceler.com/test/?p=73</guid>
		<description><![CDATA[Cenâb-ı Hakk, insanın idrâkini, ancak zıdlıklarla kavrayabilen bir yapıya sâhib kılmıştır. Bu sebepledir ki âlemde, zıdlık asıldır. Dolayısıyla zıdlık ne kadar tam olursa, idrâk o kadar berraklaşır. Muhabbet nefretle, güzel çirkinle, hayır şer ile, akıllılık ahmaklıkla, sürûr ızdırabla, dünyâ âhıret [&#8230;]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cenâb-ı Hakk, insanın idrâkini, ancak zıdlıklarla kavrayabilen bir yapıya sâhib kılmıştır. Bu sebepledir ki âlemde, zıdlık asıldır. Dolayısıyla zıdlık ne kadar tam olursa, idrâk o kadar berraklaşır. Muhabbet nefretle, güzel çirkinle, hayır şer ile, akıllılık ahmaklıkla, sürûr ızdırabla, dünyâ âhıret ile, şehâdet olan asîl ölüm, süflîsi ile ilh kavranır.</p>
<p>İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıdlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış hâlinde olan hayât ve ölümün hakîkî mânâları idrâk edilmeden, yaradılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mâhiyeti de kavranamaz.</p>
<p>Selîm bir muhâkeme sâhibi düşünmez mi ki; kâinâtta her şey, bir tek çekirdeğin çatlamasından bahâr şenliğine, doğumlardan ölümlere ve mikro âlemden makro âleme, zerrelerden kürrelere kadar lâyıkıyle kavranması imkânsız bir nizâm ve intizâm ile takdîr edilmiş bir âheng içinde devâm edip gider. Peki, bu âhengin ve bu nizâmın san&#8217;atkârı ve hâlıkı kimdir? Kâinâtta insan idrâkini âciz bırakan bu mükemmellik, hikmet ve ibretler manzûmesi değil midir? Bu suâllerin cevâbı, en güzel bir şekilde Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de mevcûddur. Allâh Teâlâ buyurur:</p>
<p>&#8220;Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.&#8221; (ed-Duhân, 38)</p>
<p>&#8220;Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?&#8221; (el-Mü&#8217;minûn, 115)</p>
<p>&#8220;İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?!.&#8221; (el-Kıyâme, 36)</p>
<p>İnsanın yaradılış hikmeti, kendi istidâd ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk&#8217;ı bilebilmek, bu bilgiyi irfân ile mücehhez kılarak amel-i sâlih ile Hakk&#8217;ı tekrîm etmektir. Biz buna kısaca kulluk diyoruz. Bu kulluk keyfiyetinin hedefi de, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye ede ede Rabbe kavuşabilmektir. Vâsıl-ı ilâllâh olabilmektir. Bu da, nübüvvetten sonra en yüce bir derece ile Rabbe ulaşmayı ifâde eden velâyette kemâl bulur.</p>
<p>Velâyet, nefsânî ölçülerin üstüne çıkılması, benliğin asgarî seviyeye düşürülerek mânen Rabbe ulaşılmasıdır ki, bu yüksek dereceye -makâm itibârıyle- fenâ fillâh denir. Bu da, bir akarsuyun denize vâsıl olduktan sonra kendi hüviyetini kaybedip denizde yok olması veya yediklerimizin vücûdumuza dâhil olduktan sonra hâriçteki mâhiyetlerini kaybetmesi gibidir.</p>
<p>Bu makama ulaştıktan sonra gelen bir ölüm, hakîkî mânâsıyla bir vuslat-ı ilâhiyyedir. &#8220;Mûtû kable en temûtû&#8221; (Ölmeden evvel ölünüz!) hadîsi, bu hâlin en güzel ifâdesidir. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-:</p>
<p>&#8220;Dirilmek istiyorsanız, ölünüz!..&#8221; buyurur ki, kasdettiği; bu mânevî ölümdür. Bâkî hayâta doğuş, bir başka âlemde diriliştir.</p>
<p>Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, tevhîd ve mârifetullâh neş&#8217;esi içinde nefsini yok ederek böyle ölebilenleri müjdeler ve taltîf eder.</p>
<p>Bunun içindir ki Hazret-i Mevlânâ, fânî âlemden kurtulup da bâkî hayata doğuşa {_F feeb-i arûs} (düğün gecesi» der. Beyitlerinde şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünyâ derdi var sanma!&#8221;</p>
<p>&#8220;Benim için ağlama, yazık, {REF vâh, vâh!} deme! Beni toprağa verdiklerinde de {REF vedâ, vedâ!} (ayrılık, ayrılık) deme!&#8221;</p>
<p>&#8220;Mezar bir perdedir ki, onun ardında cennetin huzûru vardır!&#8221;</p>
<p>&#8220;(Bilin ki ben), ölü idim; dirildim&#8230; Gözyaşı idim; tebessüm oldum&#8230; Aşk deryâsına daldım; nihâyet bâkî olan devlete erişdim&#8230;&#8221;</p>
<p>Şüphesiz ki, istisnâsız her hayât seyyâhının başına gelecek olan ölüm, idrâk sahibi olan bütün varlıkların çözmeye mecbûr bulunduğu bir muammâdır.</p>
<p>Enbiyâ Sûresi&#8217;nin 35. âyetinde:</p>
<p>&#8220;Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz&#8230;&#8221; buyurulur.</p>
<p>Mülk Sûresi&#8217;nin 2. âyetinde de:</p>
<p>&#8220;O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölüm ve hayâtı yaratmıştır.&#8221; buyurulmaktadır.</p>
<p>Ölümün bilinen bir dili yoktur. Lâkin o, derîn bir sükûta ne korkunç mânâlar gömmüştür. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p>&#8220;Size iki nasîhatçı bıraktım. Biri susar, diğeri konuşur. Susan nasîhatçı ölüm, konuşan ise Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;dir.&#8221;</p>
<p>Ölümler, sessiz ve kelimesiz derslerdir ki, alıcı, hassas insanlara en salâhiyetli ağızlardan daha mükemmel ibret, âkıbet ve hakîkat beyân eder.</p>
<p>Ölümün ürkütücü ağırlığını, kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidârlar sona erer ve erir.</p>
<p>Gel-geç sevdâlar, çılgın arzular, soluk zevk u safâlar ve insanları çıkmaz sokaklarda perîşân eden sakat felsefeler, ölümün önünde solgun sonbahar yapraklarından daha fecî bir sürünme edâsı içinde âciz kalırlar!</p>
<p>Kabristanlar, fânî hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akrabâ, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünyâ hayâtı, ister sarayda isterse saman üzerinde yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mecbûrî çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulunulacak ne bir zaman, ne de bir mekân vardır.</p>
<p>Hadîs-i şerîfde:</p>
<p>&#8220;Bütün dünyevî zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayın!&#8221; buyurulur.</p>
<p>Âyet-i kerîmede de:</p>
<p>&#8220;O gün (kıyâmet günü) insan: (Kaçacak yer neresi?) der.&#8221; (el-Kıyâme, 10) buyurulur.</p>
<p>Düşünmelidir ki, ne dünyâda ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyâmetin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır&#8230;</p>
<p>Allâh&#8217;ın emirlerine tâbî olup olmamak bakımından tasnîf edilen davranışlarımızla şekillenecek olan kabir hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:</p>
<p>&#8220;Ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur&#8230;&#8221; tâbirini kullanmakla ölümle hayatın sıkı râbıta ve alâkasına işâret buyurmuşlardır.</p>
<p>Kalb gözü açık olan Ebû Derdâ -radıyallâhü anh- bir kabir başında durup:</p>
<p>&#8220;Ey kabir! Dışın ne kadar sessiz, fakat için ne dehşet verici korkularla doludur!..&#8221; demiş ve hüngür hüngür ağlamıştır.</p>
<p>Bir sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-&#8217;e sordu:</p>
<p>&#8220;-Akıllı insan kimdir yâ Rasûlallâh?&#8221;</p>
<p>Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdular:</p>
<p>&#8220;-Ölümü çok düşünen ve ona karşı hazırlığını tamamlamakla meşgul olan kimsedir. İşte onlar zekî insanlardır&#8230;&#8221;</p>
<p>Nefsine mağlûb gâfil insanların dünyâlık evleri, âdetâ yaşayan ölülerin âile kabristanıdır. Düşünmezler ki ölüm, ne gecinden ne de erkeninden gelir. Ancak ve ancak vaktinde gelir.</p>
<p>Ölümden kaçmak isteyenlere Kur&#8217;ân-ı Kerîm şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;(Ey Rasûlüm!) De ki: Kaçmakta olduğunuz ölüm size erişecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh&#8217;ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir.&#8221; (el-Cum&#8217;a <img src='http://derindusunceler.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> </p>
<p>İnsan, kendi zâtî varlığı ile birlikte bütün bir kâinâtın yaradılış hikmetine ulaşamaz ise, süfliyyat onu yutar. Dünyâya geliş ve dünyâdan gidiş idrâk ve tefekkürüne vâkıf olamayan insan, kendi varlığının hakîkatinden bile gâfil demektir!. İnsan, hikmetsiz bir mâcerânın tesâdüfü değildir&#8230;</p>
<p>Bu gerçeğe ulaşan mü&#8217;minler için ölüm, beşerî nasîblerin en büyüğü olan ilâhî vuslatın ilk merhalesidir.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de &#8220;Allâh&#8221; lafza-i celâlinden sonra en çok zikredilen lafızlardan biri de takvâdır. Takvâ, kalbin korunması, vikâye edilmesi, kişinin nefsine ve benliğine hükmetmesidir. İnsan rûhunun zirveleşerek kemâle ermesidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p>&#8220;Sizin en değerliniz, Allâh&#8217;dan en çok korkanınız (takvâca en üstün olanınız) dır.&#8221; (el-Hucurât, 13)</p>
<p>Takvâ ve zühd ile ameller kemâl bularak &#8220;amel-i sâlih&#8221; vasfını kazanır. Amel-i sâlih sahipleri için de Allâh Teâlâ buyurur:</p>
<p>&#8220;Îmân edip amel-i sâlih işleyenleri, içinde ebedî kalmak üzere, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyacağız&#8230;&#8221; (en-Nisâ, 122)</p>
<p>Zühd, takvâ ve amel-i sâlih, gönülde hassasiyet, vicdanda nûr, rûhda huzûr ve ahlâkda kemâldir.</p>
<p>Rûh, dünyânın aldatıcılığından uzaklaşma ve seraplara aldanmama neticesinde öyle bir seviye kazanır ki, ancak maddî ve mânevî zaferlere onunla erilir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde meâlen:</p>
<p>&#8220;Zaferlerin zaferi, kişinin nefsine hâkim olmasıdır.&#8221; buyurmuşlardır.</p>
<p>Muttâkî ve zâhid mü&#8217;min, derin bir hayât idrâki, rûhânî bir ahlâk şuûru içinde aklını Hakk&#8217;a, kalbini hayra, âzâlarını güzel ve hayırlı işlere istikâmetlendirir ki, bu hâllerle &#8220;amel-i sâlihler&#8221; oluşur.</p>
<p>Bir mü&#8217;min, amel-i sâlihler içinde Hakk&#8217;ın rızâsına nâil olup Hakk&#8217;da fânîleşirken, aşkı ile bâkî kalma bahtiyarlığına erer.</p>
<p>Şair, bir gönül ehlinin dünyâdaki huzûr hayatının kabir âleminde de devam edeceğini ne güzel ifâde eder:</p>
<p>Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde;</p>
<p>Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.</p>
<p>Ve serin serviler altında kalan kabrinde</p>
<p>Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.</p>
<p>Ancak bu hâl, kalbin durumuna göre seviye kazanır. Bu da zikrullâh ve neticesi muhabbet ile mümkündür. Kâinâtı; şuûr, duygu, vicdan ürperişleri ve îmânî heyecanlar zâviyesinden seyretmek, ilâhî muhabbet gözlüğü ile temâşâ etmek îcâb eder. Rabbin nûru ile parlayan yürekler başka bir hâle girer. O&#8217;nun ile gören gözler ve açılan kulaklar, bambaşka ihtizâzlarla duyarlık kazanır. O&#8217;nun ile genişleyen kalbler ve idrâkler, varlıkdaki hikmet ve ibretlere âşinâlık kesbeder.</p>
<p>Seâdetli bir ölüm, îmân ve Kur&#8217;ân nûrları, gönül feyzleri altında geçen bir hayatın mükâfâtıdır.</p>
<p>Dünyâyı, çirkin amellerle bir rezâlet meydânına çevirmek, ne acı bir aldanıştır!</p>
<p>Lâkin gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile gufrân iklîmine ulaşmak, Ğaffâr olan Rabbin insana yüce bir ikrâmıdır!</p>
<p>Beşer tefekkürü ile lâyıkıyle kavranmasına imkân bulunmayan ölüm gerçeğine ulaşabilmek, peygamberler ve evliyâullâhın örnek yaşayışlarından ve onların gönül iklîmlerinden hisse almakla mümkündür. Aksi hâlde ölüm, müthiş bir felâketin ilk ve acı bir tecellîsi olur!.. Zîrâ bütün zıdlıklar gibi, ölümün de, beşerî idrâk ve vasfa göre birbirine zıd iki tezâhür ve tecellî şekli vardır.</p>
<p>Ölüm mes&#8217;elesi, peygamberlerin irşâdlarına rağmen öteden beri beşeriyyeti çok meşgûl etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz&#8217;âç halkaları ile kımıldanan bu dehşetli handikap, türlü nefsânî ifâdelerle susturulmak istenmiştir.</p>
<p>Herkesi hayat mevzûunda daha üstün ve ateşli girdap hâlinde saracak olan ölüm, istisnâsız başlara çökecek en çetin bir istikbâl endîşesi ve musîbeti veya rahmetidir&#8230; Beşer tefekkürü ile lâyıkıyla kavranmasına imkân bulunmayan bu istikbâl düğümünü çözebilmek, nefs engelini aşıp, vahyin sesine kulak verip, peygamberlerin ve evliyâullâhın gönül iklîminin aşk, vecd ve istiğrâkından nasîb ve feyz alabilmekle kâbildir..</p>
<p>Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakîkat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:</p>
<p>&#8220;Kime uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, beli bükük hâle getiririz. O kimseler bunu idrâk etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?)&#8221; (Yâsîn, 68)</p>
<p>İlâhî! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl!..</p>
<div align="justify">Âmîn!..</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derindusunceler.com/hayat-ve-olum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bayram ve Kurban</title>
		<link>http://derindusunceler.com/bayram-ve-kurban/</link>
		<comments>http://derindusunceler.com/bayram-ve-kurban/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 14:36:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derindusunceler.com/test/?p=68</guid>
		<description><![CDATA[Dünya, ezel ile ebed arasında rûhun bir gurbet diyârıdır. Bayramlar­sa, kâh sürûr, kâh keder tecellîleriyle akıp giden zaman içinde, Rabbimizin kullarına lûtfettiği, kardeşlik, sevinç ve neşe günleridir. Kullukta sebâtın, Allah yolunda fedâkârlığın bir mükâfâtıdır. Bununla birlikte bayramlar, aslâ tâtil ve [&#8230;]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya, ezel ile ebed arasında rûhun bir gurbet diyârıdır. Bayramlar­sa, kâh sürûr, kâh keder tecellîleriyle akıp giden zaman içinde, Rabbimizin kullarına lûtfettiği, kardeşlik, sevinç ve neşe günleridir. Kullukta sebâtın, Allah yolunda fedâkârlığın bir mükâfâtıdır.<br />
Bununla birlikte bayramlar, aslâ tâtil ve eğlence gibi ferdî sevinç ve mutluluk günleri değildir. Bayramlar, umûmun sevincidir. İnsan tek başına, ferdî olarak bayram yapamaz. Yani tek başına bir bayram namazı, tek başına bir bayramlaşma düşünülemeyeceği gibi, sırf kendi şahsının veya kendi âilesinin mutluluğuna hasredilmiş bir bayram da düşünülemez.<br />
Bilâkis bayramlar, gönül kazanma seferberliğidir. Sıla-i rahimde bulunmak, İslâm kardeşliğini toplum sathında yaşatmak, dargınları barıştırmak, yoksulları, kimsesizleri, hasta ve muzdaripleri sevindirmek gibi nice mesʼûliyetlerimizin zirve seviyede îfâsına vesîle olan mübârek günlerdir.<br />
Bayramlaşmalar da, toplumda kardeşlik rûhunun pekiştirilmesi için müstesnâ bir fırsattır. Toplumun en alt kademesinden en üst kademesine kadar ecdâdımız, bayramlaşmaya büyük bir ehemmiyet vermişlerdir. Devlet saraylarında husûsî muâyede (bayramlaşma) salonlarının ihdâs edilmesi de bunun nişânelerinden biridir.<br />
Öte yandan ilk bayramlaşma, en çok alâka, yardım ve şefkat bekleyen geçmişlerimizle, kabristanların mahzun selvileri altında başlamalıdır. Önce ölülerle diriler hasret gidermelidir. Verilmiş sadakaların, yapılmış hayırların sevapları ve Fâtihalar ikrâm edilerek geçmişlere karşı vefâ borcu ödenmeli, bu mânevî hediyelerle ruhları şâd edilmelidir.<br />
Daha sonra ise neşe ve sevinci unutmuş mahzun gönüllerle, muzdarip yüreklerle, çâresiz, kimsesiz ve yalnızlarla bayramlaşabilmek, bayram sevincimizi onlarla da paylaşabilmek gerekir. Çocuklarımızı sevindirirken, kendilerini sevindirecek bir anne-babadan mahrum öksüz ve yetimleri de hatırlamak lâzımdır. Müʼmin; “Hangi birine yetişeyim” gibi mâzeretlerle hodgâmlığa prim vermeden, şefkat elinin ulaşabildiği herkese bayram sevinci tevzî etme gayreti içinde olmadır.<br />
Ebû Saîd el-Hudrî t şöyle anlatır:<br />
“Rasûlullah r Kurban ve Ramazan bayramı günleri namazgâha çıkar ve evvelâ namazla işe başlardı. Namazı kılıp selâm verdiğinde ayağa kalkarak cemaate dönerdi. Cemaat namaz kıldıkları yerde otururdu. Eğer herhangi bir yere müfreze gönderme ihtiyacı olursa onu cemaate söyler veya bundan başka yapılacak bir iş olursa onu kendilerine emrederdi. Hutbe esnâsında;<br />
«–Sadaka verin, sadaka verin, sadaka verin!» buyururdu.<br />
En fazla sadaka verenler ise kadınlar olurdu. Daha sonra Rasûlullah r namazgâhtan ayrılırdı.” (Müslim, Iydeyn, 9)<br />
Fedâkârlık Tâlimi<br />
Gerçek bir sevginin alâmeti, fedâkârlıktır. Allâhʼı sevmek de, Oʼnun için her türlü fedâkârlığı göze almayı gerektirir. Allah için fedâkârlık tâlimi olan kurban ibâdeti, İbrahim uʼdan bizlere intikal eden müstesnâ bir hâtıradır.<br />
Düşünmek gerekir ki İbrahim u nasıl Halîlullah/Allâhʼın dostu oldu? Gönül tahtını nasıl yalnızca Allâhʼa tahsis edebildi? Allah için canını ortaya koydu; can buldu. Malını cömertçe infâk etti; görülmemiş bir berekete nâil oldu. Kendisinin devam eden parçası olan evlâdını fedâ etme ânına geldi; Cenâb-ı Hak, ona imtihanı kazandığını müjdeledi.<br />
Nitekim âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilmektedir:<br />
“Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: «Ey İbrahim! Rüyâyı gerçekleştirdin. Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık (ağır) bir imtihandır.» diye seslendik. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: «İbrahimʼe selâm!» dedik. Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim müʼmin kullarımızdandır.” (es-Sâffât, 103-111)<br />
Dolayısıyla Allah yolunda sadece kurbanlık malları değil, bütün varlığı kurban bilmek gerekir. Nitekim Sahâbe Efendilerimiz de bu gönül kıvâmında idiler. Bunun içindir ki onlar, Allah Rasûlüʼnün en ufak bir arzusunu bile canlarına minnet bilerek; “Anam, babam, malım, canım, Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyorlardı. Allah ve Rasûlü uğrunda bir fedâkârlık şerefine nâil olabilmek için, âdeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Sadece sahâbîler mi? Mahlûkât bile O Nûrʼun etrafında kanatlarının yanması pahasına pervâne kesiliyordu…<br />
Mahlûkattan İbret Dersleri…<br />
Abdullah bin Kurt t anlatıyor:<br />
Rasûlullah r Efendimiz’e beş veya altı tane kurbanlık deve getiril­mişti. Develer, hangimizden başlayacak diye Peygamber Efendimiz’e doğru gelmeye başladılar. Develer kesilip yanları ve başları yere düşünce Rasûlullah r hafif sesle bir şey söyledi, ancak anlayamadım. (Önümdeki şahsa Efendimizʼin) ne buyurduğunu sordum:<br />
“−«İsteyen bu kurbandan kesip alabilir.» buyuruyor.” dedi. (Ebû Dâvûd, Menâsik, 19/1765; Hâkim, IV, 246/7522)<br />
Develerin, Rasûl-i Ek­rem r Efendimiz’in mübârek ellerinde can verebilmek için âdeta birbirlerinin önüne geçmeye çalışmaları, şüphesiz O’nun mûcizelerinden biridir. Bu hâl, Peygamber Efendimizʼden ayrılığa dayanamayıp ağlayan hurma kütüğü hâdisesinin sanki farklı bir tecellîsiydi. Zira nebevî beyanla; “Cinlerin ve insanların âsîleri dışında bütün mahlûkat Oʼnu tanırdı.”<br />
Ne ibretlidir ki Cenâb-ı Hakkʼın insanoğluna âmâde kıldığı hayvânat dahî Efendimizʼe öyle bir muhabbet duyuyor ki Oʼna canını hediye etmek için birbiriyle yarışıyor. Karşılığında dünyevî veya uhrevî bir mükâfâta erişmeyecekleri hâlde, Rasûl-i Ekrem’e itaat ve teslimiyette develer bile böyle yarışa girerken, dünyevî ve uhrevî saâdetleri O’na itaat etmekle kāim olan biz insanoğlunun, Allah Rasûlü’ne teslîmiyette nasıl bir fedâkârlık coşkusu içinde olmamız lâzım geldiğini, bu misalle mîzân etmemiz gerekir…<br />
Bir Hâtıra:<br />
Asr-ı Saâdetʼte vukû bulan bu hâdiseyi gönüllerde tedâî ettiren diğer bir ibret tablosu da şöyledir:<br />
Seneler önce Rusya coğrafyasında, kurban edilecek bir boğa, sanki görünmez bir el tarafından götürülüyormuşçasına, gâyet sakin ve huzurlu bir şekilde, kendi başına kurban yerine kadar gitmiş, kesileceği kuyunun başına yatmış, oradaki halk da bu manzarayı dehşet içinde seyretmiştir.<br />
Cenâb-ı Hak, nice hikmetlere binâen, bâzen böylesine müstesnâ tecellîler yaşatmakta ve dilerse bunu kullarına da göstermektedir. Cenâb-ı Hakkʼın âdetullahʼta istisnâ yaparak sergilediği bu gibi manzaralar kadar, esâsen bütün kâinât ve hâdisat, ilâhî mûcizelerle dolu sır ve hikmetler manzûmesidir. Mühim olan, kâinat kitabındaki bu sır ve hikmet sayfalarını okuyabilecek bir gönül gözüne sahip olmaktır. Kalbin; “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1) fermân-ı ilâhîsi mûcibince, her şeyi ibret nazarıyla okuyabilmesidir.<br />
Âdâba Riâyet<br />
Cenâb-ı Hak, kurbanlık hayvanlara da bir hissiyat vermiş ve onları bir ibâdetin icrâsı için seçmiştir. Dolayısıyla kurbanlıklara gösterilecek şefkat, merhamet ve îtinâ, esâsen Cenâb-ı Hakkʼa olan tâzîmin de bir ifâdesidir.<br />
Bunun içindir ki Rahmet Peygamberi Efendimiz r bu ibâdetin hoyratça ve duygusuzca yapılmasını şiddetle men etmiştir.<br />
Kurban edilecek hayvan susuzsa su içirilmeli, rahatlatılmalı, gözleri bağlanmalı ve kesileceği yere eziyet edilmeden güzelce götürülmelidir.<br />
Nitekim Rasûlullah r Efendimiz, koyunu kulağından çekerek kesmeye götüren bir kimseyi gördüğünde hemen müdâhale etmiş ve:<br />
“–Hayvanın kulağını bırak, boynunun kenarından tut!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)<br />
Ayrıca keserken hayvana fazla eziyet verilmesin diye bıçakların iyi bilenmesini tenbih etmiş ve:<br />
“Biriniz hayvanını keseceği zaman, o işi hızlı yapsın!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)<br />
Yine bir gün Efendimiz r koyun kesen birini görmüştü. Adam, kesmek üzere koyunu yere yatırdıktan sonra bıçağını bilemeye çalışıyordu. Bu duygusuz ve düşüncesiz davranış karşısında, Rasûl-i Ekrem r Efendimiz şu îkazda bulundu:<br />
“Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun?! Bıçağını, onu yere yatırmadan önce (onun görmeyeceği bir şekilde) bilesen olmaz mıydı?!” (Hâkim, IV, 257, 260/7570)<br />
Demek ki kurbanın, bir ibâdet olduğu unutulmamalı ve ibâdetin rûhâniyetini zedeleyebilecek kaba tavırlardan titizlikle sakınılmalıdır. Zira Enes bin Mâlik tʼın buyurduğu gibi; “Amelde edep, onun kabûlüne işarettir.” Yine Allah dostları da; “İbâdet insanı cennete götürür, ibâdette edep ve tâzîm ise Allâh’a yaklaştırır.” demişlerdir.<br />
Hak dostu Sâmi Efendi Hazretleri ve pederim Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-, kurban kesilirken çok hassas davranırlardı. Bir çukura iki kurban kestirmezlerdi. Hayvanın gözünü bağlatırlar, kesileceği yere zorla iterek sürükletmezlerdi. Şâyet küçükbaş bir kurban ise, kucağa alınarak şefkat ve mülâyemetle götürülmesini isterlerdi. Bıçağın keskin olmasına dikkat ederlerdi. Hayvana eziyet vermeyecek şekilde güzelce kesilmesini ve kanın iyice boşalmasını arzu ederlerdi. Kurban kesilirken de oturmaz, hayvanın kanı tamamen akıncaya kadar ayakta beklerlerdi.<br />
Kurbanlıklar vesîlesiyle düşünmek ve şükretmek gerekir ki, onların yerinde bizler de olabilirdik. Yani Cenâb-ı Hak bizi onların yerinde yaratabilirdi. Bu sebeple Allâhʼa kul olma nîmetini düşünerek, şükrümüzü artırmalıyız. Kurbanlıkların can çekişme manzarası karşısında ise kendi son nefes istikbâlimizi tefekkür etmeliyiz.<br />
Velhâsıl kurban kesilirken mümkün ise başında bekleyip duygu derinliği içinde bu gibi hakîkatleri düşünmek îcâb eder. Ayrıca bu mübârek günlerde mâlâyânî mevzularla meşgûl olmayıp bu kıymetli vakitleri zikrullâh ile ve bilhassa da bayramın şiârından olan tekbirlerle, sadakalarla tezyîn etmek gerekir.<br />
İnfak Bayramı<br />
Asr-ı saâdette bayrama, infakla, ikramla, sadakayla hazırlanılır; bayram, Allah için yapılan fedâkârlıklarla karşılanırdı. Zira hakîkî bayrama nâil olabilmenin, mahzun gönüllere de bayram neşesi verebilmekten geçtiği, çok iyi bilinirdi.<br />
Nitekim Rasûlullah r zamanında, Kurban Bayramı yaklaştığı bir sırada, ihtiyaç içinde, perişan ve sefil bir bedevî topluluğu gelmişti. Bunun üzerine Rasûlullah r, kurban etlerinin üç günden fazla saklanmayıp dağıtılmasını istedi. Daha sonra imkânlar artınca, Efendimiz r bu mecbûriyeti kaldırdı. Fakat müslümanları birbirleriyle yardımlaşarak fakirleri gözetmeye teşvikten de geri durmadı.<br />
Bizler de ümmet-i Muhammed olarak şunu düşünmeliyiz:<br />
Bugün yeryüzünde bir parça ete hasret nice din kardeşlerimiz varken, kurban vesîlesiyle yapabileceğimiz yardımlarla evvelâ o kardeşlerimizin yüzlerinde bayram sevinci uyandırmalı, o mahzun gönülleri fethetmenin gayreti içinde olmalıyız. Zira böyle bir gönül kazanma seferberliği, Hakkʼın rızâsına ve yakınlığına vuslatın belki de en kestirme yolu olacaktır.<br />
Dâvud-i Tâî Hazretleriʼnin hizmeti­ne bakan talebesi bir gün ona:<br />
“–Biraz et pişirdim; lütfen buyrun?” der. Üstâdının sükût etmesi üzerine de eti getirir. Ancak Dâvûd-i Tâî Hazretleri, önüne konan ete bakarak:<br />
“–Falanca yetimlerden ne haber var evlâdım?” diye sorar. Talebesi:<br />
“–Bildiğiniz gibi efendim!” de­r. O bü­yük Hak dos­tu da:<br />
“–O hâl­de bu eti on­la­ra gö­tü­rü­ver!” buyurur.<br />
Ha­zır­la­dı­ğı ik­râ­mı üs­tâ­dı­nın ye­me­si­ni ar­zu eden sa­mimî talebe ise:<br />
“–Efen­dim, siz de uzun za­man­dır et ye­medi­niz!..” di­yerek ıs­rar ede­cek olur. Fa­kat Dâ­vud-i Tâî Haz­ret­le­ri kabul et­me­yip:<br />
“–Ev­lâ­dım! Bu eti ben yer­sem bir müddet sonra dı­şa­rı çı­kar, fa­kat o ye­tim­ler yer­se, ebediyyen kalmak üzere Arş-ı Âlâ’­ya çı­kar!..” buyurur.<br />
Bu gün İslâm coğrafyasının pek çok bölgesinde, bilhassa da Afrikaʼda, öyle mahrum, yoksul, muzdarip ve aç insanlar var ki, onlara tattırılacak kurban etleri, belki de Arş-ı Âlâʼya çıkacak en güzel bayram hediyelerimiz olacaktır.<br />
Kurban, dünya coğrafyasındaki yoksul din kardeşlerimizle bayramlaşmaya en güzel bir vesîledir. Hamdolsun Hüdâyi Vakfımız senelerce yurt içinde ve yurt dışında kurban faaliyetleri icrâ etmektedir. Bu faaliyetler, hem bir ibâdetin îfâsına vesîle olmakta, hem din kardeşlerimizin ihtiyaçlarının giderilmesine bir nebze de olsa katkı sağlamakta, hem de dünyanın dört bir köşesinde Türkiyemize ve müslüman milletimize karşı sürekli büyüyen bir muhabbet hâlesi oluşturmaktadır.<br />
Bu faâliyetlerde öyle ibretli tablolarla karşılaşılmaktadır ki, yapılan hizmetin ne kadar yerinde olduğunu ve daha ne kadar çok gayret etmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır. İşte onlardan birkaç misâl:<br />
Senegalʼdeki bir kurban kesiminde bir fakir, hayvanın paçasını kapmış ve hızla koşmaya başlamış. Ona; “‒Dur!” diye seslenildiğinde, o gariban, aldığı paça da belki bana düşmez düşüncesiyle:<br />
“‒Olmaz, durmam, bunu anneme götüreceğim, bundan bize yemek yapacak.” deyip hızla uzaklaşmış.<br />
Diğer bir manzara:<br />
Bir garip, kurban eti dağıtımına yetişememiş, oradaki vazifelilere:<br />
“‒Ben bu defa yetişemedim, ama ne olur seneye yine gelin de bâri seneye bir parça kurban eti alayım.” demiş.<br />
Habeşistanʼda siyâhî bir hristiyan kadın gelmiş.<br />
“‒Ben hristiyanım, bana da bir parça et verir misiniz?” demiş.<br />
Onlar da güler yüzle bir parça et vermişler. Eti alan kadının ilk işi, gidip câminin duvarını öpmek olmuş. Yani bu hâliyle İslâmʼın merhametini, Hâlıkʼın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzını görmüş, câminin duvarını öperek de İslâm dünyasına olan şükranlarını ifâde etmiş. Zira insan, dâimâ ihsâna mağlûptur…<br />
Yine Afrikaʼda bir parça kurban eti alabilmek için 2 saatlik yoldan yürüyerek gelenler olduğunu, birçoğunun da senede yedikleri tek etin kurban eti olduğunu, orada hizmet eden kardeşlerimiz bildirmişlerdir.<br />
Elbette ki kestiğimiz kurbanların etinden kendi ev halkımız da tatmalıdır. Bunun için, vâcip kurbanlarımızı âile efradımızla birlikte, mümkün mertebe memleketimizde kesmeli, fakat sadaka ve nâfile kurbanlarını da İslâm coğrafyasındaki ihtiyaç sahibi din kardeşlerimize göndererek o kardeşlerimizle kurban eti vesîlesiyle bayramlaşmalı, kucaklaşmalıyız.<br />
Bilhassa Afrikaʼnın, bizim için çok mühim bir tedâîsi vardır. Allah Rasûlü rʼin birçok güzîde sahâbîsi Afrikalıʼydı. Bilâl-i Habeşî, Zeyd bin Hârise, Üsâme y hep Afrikalıʼydı. Onlar, canlarını bile esirgemeden İslâmʼa ilk hizmet eden fedâkâr kardeşlerimizdir. Dolayısıyla oralara yapacağımız yardımlar da onlara karşı bir vefâ borcumuzdur.<br />
Efendimiz r bu vefâyı en güzel şekilde îfâ etti. Nitekim bir defâsında Habeşistan hükümdarının elçileri, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in huzûruna geldiler. Efendimiz r, onlarla yakından alâkadar oldu, hattâ bizzat hizmet etti. Ashâb, bu hizmeti kendileri yapmak istediklerini, Oʼnun istirahat buyurmasını söylediklerinde ise, Efendimiz r şu cevâbı verdi:<br />
“–Bunlar, Habeşistan’a hicret etmiş olan ashâbıma yer göstermiş, ikrâm etmişlerdir. Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, 518, VII, 436)<br />
Yine Efendimiz r, ashâbını himâye eden Habeş Necâşîsi Ashama vefât ettiğinde, yüksek bir vefâ duygusuyla, gıyâbî cenâze namazı kıldırmış ve onun için mağfiret dilemelerini ashâbına emretmiştir.<br />
Bugün biz de Efendimiz rʼin o vefâsına katılmalı, Afrikalı kardeşlerimize, Türkiyeʼde onları düşünen kardeşleri olduğunu hissettirmeliyiz.<br />
Tabiî ki Afrika, bugün yardım bekleyen tek yer değil. Bütün dünya coğrafyasındaki müslümanlar bizim kardeşimizdir. Fakat yaşanan sefâlet ve çekilen sıkıntılar dikkate alındığında, öncelikle Afrika, Ortaasya, Pakistan, Rusya coğrafyası, Balkanlar ve eski Osmanlı hudutlarımızdaki yardıma muhtaç din kardeşlerimiz için “kurban” vesîlesiyle açılmış olan gönül seferberliğine, imkân nisbetinde bütün kardeşlerimizin iştirâkini arzu ederiz. Zira onların bizim yardımlarımıza ihtiyacı var, bizimse onların gönüllerinden kopan bir “Allah râzı olsun!” duâsına ihtiyacımız var. Onların yüzlerinde parlayacak bir tebessüm, bizler için hakîkî bayram hediyesi olacaktır.<br />
Zira Hak dostlarının buyurduğu gibi:<br />
“Gerçek bayram, yeni elbise giyene değil, Allâh’ın azâbından emîn olanadır.”<br />
Dolayısıyla bayrama hazırlık, sadece güzel elbiselerle değil, daha ziyâde, bayrama lâyık müsterih bir vicdanladır. Hak dostu Mevlânâ Hazretleri, bu hakîkatlerden ve kurbanın derûnî şartlarından habersiz şekilde sırf zâhir plânında takılıp kalanları şöyle îkaz buyurur:<br />
“Sakın ola ki keçinin gölgesini kurban etmeye kalkışma!..”<br />
Zira kurban edilen hayvanın eti, kemiği, gölge varlıktır; aslolan, onun ifâde ettiği mânâdır. Gönül, bu mânânın farkında olmalıdır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:<br />
“Onların ne etleri ne de kanları Allâh’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır…” (el-Hacc, 37)<br />
Îmânın seviyesinin en güzel göstergesi, merhamettir. Merhamet ise elde olanı, ondan mahrum olanlara ikram ederek, onların eksikliğini telâfîye çalışmaktır. Bu yönüyle kurban, gönüllerde merhamet duygularını bileyen müstesnâ bir ibâdettir.<br />
Asıl bayram da bu merhamet duyguları içerisinde canını ve malını Hakkʼa adayarak ebedî kurtuluş şehâdetnâmesini alabilen bahtiyar kullaradır. Bayram ettirdiği mahzun bir gönülden Hak katına makbul bir duâ yükselterek bayram tebriğini Allah Teâlâʼdan alan, diğergâm, fedâkâr, cömert ve gayret ehli müʼminleredir.<br />
FETİHLERİN EN İHTİŞAMLISI, KALPLERİN FETHİDİR. NE MUTLU KALBİNİ BÜTÜN MÜʼMİNLERE VE MAHLÛKÂTA RAHMET DERGÂH HÂLİNE GETİREREK ONLARI GÖNÜL SARAYINDA İHYÂ EDEBİLENLERE…<br />
Cenâb-ı Hak, ömrümüzü lâyıkıyla ihyâ edilen Ramazanlar gibi, kandiller gibi, Zilhiccenin ilk on günü gibi, feyizli bir ömür eylesin. Son nefesimizi de ebedî bir bayramın huzur ve saâdetinin ilk adımı kılsın!..<br />
Âmîn!..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derindusunceler.com/bayram-ve-kurban/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fedâkârlık Tâlimi KURBAN BAYRAMI</title>
		<link>http://derindusunceler.com/fedakarlik-talimi-kurban-bayrami/</link>
		<comments>http://derindusunceler.com/fedakarlik-talimi-kurban-bayrami/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 12:53:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derindusunceler.com/test/?p=39</guid>
		<description><![CDATA[İnsan, hayatında en büyük bedelleri muhabbeti uğrunda öder. Zira gerçek bir muhabbetin kantarı, fedâkârlıktır. Fedâkârlık imtihanından geçmemiş bir muhabbet, kuru bir iddiâdan ibâret kalır. Îman ise, en büyük muhabbettir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak: “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» [&#8230;]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, hayatında en büyük bedelleri muhabbeti uğrunda öder. Zira gerçek bir muhabbetin kantarı, fedâkârlıktır. Fedâkârlık imtihanından geçmemiş bir muhabbet, kuru bir iddiâdan ibâret kalır.</p>
<p>Îman ise, en büyük muhabbettir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak:</p>
<p>“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» demeleriyle bırakılacaklarını (yani kurtulacaklarını) mı sandılar?” (el-Ankebût, 2) buyurmaktadır.</p>
<p>Hakîkaten îman, ilâhî lûtufların en bü­yüğü; imtihan da, kulun bu lûtfa liyâkat de­recesini ölçen bir miyardır. Mü’minden beklenen sabır, tes­lî­miyet ve takvâ ile îmânı muhâfaza ise, ilâhî mükâfâtlara nâiliyetin bedeli me­sâ­besindedir. Yani Hak Teâlâ, lûtfettiği îman nî­me­tinin yüce­li­ğini ve değerini idrâk ettirmek için, kullarından âde­ta bir bedel taleb etmektedir.</p>
<p>Bu itibarla kâmil mü’minler nazarında hayat; îman muhabbetinin seviyesinin ölçüldüğü bir imtihanlar manzûmesidir. Mü’min, Allah yolunda ne kadar fedâkârlık ve gayret göstereceği ve gerektiğinde Allah için dünyevî menfaatlerinden ne ölçüde vazgeçebileceği hususlarında, sürekli denenmektedir. Bu imtihanlardaki muvaffakıyeti nisbetinde de Rabbine yakın bir kul, hattâ en nihâyet Rabbinin dostu olmaktadır.</p>
<p>Halîlullah, yani Allâh’ın Dostu olan İbrahim (a.s.)’ın ibret dolu hayatı, bu ferâgat ve fedakârlığa müşahhas bir misaldir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim’i kendisine “dost” seçtiğinde melekler, insanın kalbini işgâl ederek Hakk’a dostluğuna mânî olan üç hususu dile getirerek:</p>
<p>“–Yâ Rabbi! Onun canı, ı ve âdı var! O, bu dehşetli mu­hab­bet engellerini na­sıl aşacak da Sen’in dos­tun olacak?” dediler.</p>
<p>Allah Teâlâ da, insan nefsinin aş­mak­ta en çok zorlandığı bu üç husus­ta İbrahim (a.s.)’ı imtihan ederek, onun dostluğunun şiârı olan sarsılmaz tes­lî­miyetini ve bütün varlığını Hakk’a fedâ edişini me­leklere sergiledi.</p>
<p>Onu ilk olarak Nemrud’un ateşiyle imtihan etti. İbrahim (a.s.) ateşe atılacağı zaman melekler yetişip yardım etmek istediler. Fakat o:</p>
<p>“–Size ihtiyacım yok! Ateşe, yanma gücünü kim vermiştir? Ateşi ancak yandıran söndürür.” karşılığını verdi. Ardından da; «Allah ne güzel vekildir!» diyerek Rabbine sığındı. Yani putperestliğe karşı tevhîdi korumak için, yanarak canını fedâ etmeye râzı oldu. Cenâb-ı Hak da ateşe:</p>
<p>“–Ey ateş! İbrahim’e serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69) tâlimâtını verdi. Ateş, gülistâna döndü.</p>
<p>Daha sonra Cenâb-ı Hak, İbrahim (a.s.)’ı malından imtihan etti. Ona sayılamayacak kadar sürüler ihsân etti. Sonra da Cebrâîl (a.s.) insan sûretinde gelerek Hazret-i İbrahim’e:</p>
<p>“–Bu sürüler kimindir? Bunları bana satar mısın?” dedi. O da:</p>
<p>“–Bu sürüler Rabbimin. Rabbimi zikret, bu sürüleri sana hibe edeyim.” dedi.</p>
<p>İbrahim (a.s.)’ın malı da, Cebrâîl (a.s.)’ın Allah Teâlâ’yı üç defa zikretmesi mukãbilinde, nazarındaki bütün ehemmiyetini yitirdi ve zikrin lezzetiyle ona:</p>
<p>“–Al hepsi senin olsun!” dedi.</p>
<p>Cenâb-ı Hak da onun hem nesline, hem de malı­na-­mül­küne büyük bir bereket ihsân eyledi. Kendisi “Ebû’l-Enbiyâ” yani Peygamberler Babası oldu. Bereketlenen her şeye, onun bir hâtırası olarak; “Halil İbrahim bereketi” denilmesi, bir darb-ı mesel hâline geldi. Mü’minler, birbirlerine bereket temennîsinde bulunmak üzere; “Allah, Halil İbrahim bereketi versin!” diye duâ eder oldular.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim’i, son olarak oğlu İsmâil (a.s.)’ı kurban etmekle imtihan etti. Baba-oğul, emr-i ilâhîye tam bir teslîmiyet gösterdiler. Biri, oğlunu kurban etmeye; diğeriyse babası tarafından kurban edilmeye giderken, Allâh’a itaat ve teslîmiyetlerini bozmaya çalışan şeytanı beraberce taşladılar. İbrahim (a.s.), yaşlılık yıllarına dek hasretle yolunu beklediği, canından bir can, öz varlığından neş’et etmiş bir kıymet filizi olan, çok sevdiği evlâdı İsmâil (a.s.)’ı Allâh’ın emri olduğu için kurban etmek niyetiyle alnı üzerine yatırdı. Son anda Cenâb-ı Hak imtihanı kazandığını müjdeleyerek Cennet’ten kurbanlık bir koç gönderdi.</p>
<p>“…Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık (ağır) bir imtihandır.” (es-Sâffât, 104-106) şeklindeki ilâhî müjdeye mazhar oldu.</p>
<p>Böylece İbrahim (a.s.), her imtihanda Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat hâlinde olduğunu, O’na canını fedâya, yani her şeyiyle “kurban” olmaya hazır bulunduğunu izhâr etti. Kalbindeki dünyaya ait fânî tahtları yıkarak, yerine ilâhî muhabbet ve dostluk tahtlarını inşâ etti. Çünkü o, bütün nîmetlerin ilâhî bir emânet olduğunun idrâki içindeydi. Emâneti sahibine teslim etmekte tereddüt göstermek ise, gerçek bir îman muhabbetiyle telif edilemezdi. İşte bu müstesnâ tevekkül, teslîmiyet ve muhabbeti neticesinde, Cenâb-ı Hak onu kendisine Halîl/Dost eyledi.</p>
<p>KURBAN TEFEKKÜRÜ</p>
<p>İbrahim (a.s.)’ın azîz bir hâtırası olan kurban ibadeti de, gönülleri Allah için fedâkârlık duygusunun tefekküründe derinleştirmelidir. Zira bizleri yoktan var edip sayısız nîmetleriyle perverde kılan Cenâb-ı Hakk’a muhabbet, hiçbir fedakârlıktan kaçınmamayı îcâb ettirir.</p>
<p>Unutmamak gerekir ki Allâh’ın mülkünde yaşayan kulun, Allâh’ın emâneti olan malından, canından, velhâsıl bütün imkânlarından Allah için fedâkârlıkta bulunması, Allâh’a bir ikram değil, Allâh’ın ona bir ikrâmıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, fakat kulların O’nun rızâ ve muhabbetine ihtiyacı sonsuzdur.</p>
<p>Ayrıca Allâh’a olan muhabbetimizin seviyesi, O’nun uğrunda katlandığımız meşakkatler ve seve seve yaptığımız fedâkârlıklar nisbetindedir. Dolayısıyla; fedâkârlık ve merhamet tâlîminin yapıldığı bir mevsim olan kurban bayramı, gönül deryamızda İbrahim (a.s.)’ın aziz hâtırasını ve Hakk’a teslîmiyet hissiyâtını dalgalandıran bir rahmet esin­­tisidir. Bu esinti, bütün mü’minleri derin bir gönül muhâsebesine götürmelidir:</p>
<p>Düşünmek gerekir ki İbrahim (a.s.) oğluna olan muhabbetini fedâya hazırlandı; diğer taraftan da oğlu İsmâil (a.s.) hiç tereddüt etmeden canını ortaya koydu. Şüphesiz ki bununla bizlere verilen ilâhî tâlimat;</p>
<p>“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır&#8230;” (et-Tevbe, 111) âyet-i kerîmesinin muhtevâsı içinde bulunmaya gayret etmektir.</p>
<p>Zira rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediği bedelleri, O’nun yo­lun­da seve seve fedâ etmek, îmânın kemâline ve Hakk’­ın dostluğuna ermeye ve­sî­ledir. Gerçek bir dostluk ise mâlikiyetle imtizâc etmez. Bu sebeple kul, bütün varlığının Hakk’a âit olduğunu, kendisinin de o varlıklar üzerinde belli bir süre için tasarruf selâhiyeti verilmiş bir emânetçi hükmünde bulunduğunu, hiçbir zaman hatırından çıkarmamalıdır.</p>
<p>ANCAK TAKVÂNIZ ULAŞIR…</p>
<p>“Kurban”ın kelime mânâsı, “takarrub”, yani yaklaşmaktır. Cenâb-ı Hak, yakınlığına erebilmemiz ve kendisiyle dostluk iklimine kabul edilmemiz için, biz kullarından dâimâ kurban istiyor. Yani malımızla, canımızla, bütün imkânlarımızla fedâkârlıkta bulunmamızı arzu ediyor.</p>
<p>Bunun içindir ki cismânî kurbanlardan maksat da, emr-i ilâhîye itaat etmek sûretiyle O’na yaklaşma arzusunun izhârıdır. Bu niyetle kesilen kurban, Allah indinde müstesnâ bir değer kazanır. Nitekim kurbanda asıl gâyenin, mü’minin bu hâlis niyeti olduğu, âyet-i kerîmede şöyle beyan edilir:</p>
<p>“Onların ne etleri ne de kanları Allâh’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır&#8230;” (el-Hacc, 37)</p>
<p>Dolayısıyla kurban ibadetinin özü, Hak Teâlâ’ya, kayıtsız-şartsız, cân u gönülden teslim olup emrine itaat etmektir. Kurbanda Hak katına yükselerek kabul görecek olan da, kulun bu gönül kıvâmıdır.</p>
<p>Kurban kesmek, gönüldeki Allah muhabbetinin bir ifâdesi olduğundan, bu ibadetin îfâsında gösterilecek tâzim, nezâket, edep ve hassâsiyet de son derece mühimdir. Bu sebeple evvelâ kurbanları, mümkün mertebe, güzel, sağlam ve cüsseli hayvanlardan seçmek gerekir. Zira Cenâb-ı Hak;</p>
<p>“Sevdiğiniz şeylerden in­fâk etmedikçe aslâ «birr»­e (yani hayrın kemâl nok­tasına) eremezsiniz. Her ne infâk ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92) buyurmaktadır.</p>
<p>Yani Rabbimiz, rızâsı yolunda yapacağımız fedâkârlıkların da mümkün olduğu kadar sevip beğendiğimiz güzel şeylerden olması gerektiğini bildiriyor. Zira riyâdan uzak sadakalar, infaklar ve kurbanlar, onu vereceğimiz muhtacın eline geçmeden önce, Allâh’ın kudret eline geçer. Nitekim âyet-i kerîmede; «êîÃòÎïÐï ÇäÕñîÏîâîÇÊð» “…(Allah) sadakaları alır.” (et-Tevbe, 104) buyrulmuştur. Dolayısıyla, yapılan infakları fânîlere değil, Bâkî’ye takdîm edercesine büyük bir edep ve hassâsiyetle gerçekleştirmek îcâb eder.</p>
<p>Bir gün Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz, kokusu biraz değişmiş bir eti sadaka olarak vermek istemişti. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ona:</p>
<p>“Yâ Âişe! Kendin yemediğin bir şeyi tasadduk mu edeceksin?!” buyurarak îkazda bulundu. (Heysemî, III, 113)</p>
<p>Şu âyet-i kerîme de bu hususta çok açık bir îkazdır:</p>
<p>“Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nîmetlerin iyilerinden infâk edin. (Size verilse) gözünüzü yummadan alamayacağınız (değersiz) şeyleri, hayır diye vermeye kalkışmayın! Allâh’ın müstağnî ve övülmeye lâyık olduğunu bilin!” (el-Bakara, 267)</p>
<p>Hazret-i Âdem (a.s.)’ın oğulları Hâbil ile Kãbil arasında vukû bulan hâdise de bu hususta çok mânidardır:</p>
<p>Kãbil, aynı batında doğan kız kardeşini almak istemişti. Hâbil ise, bunun dîne uygun olmadığını, diğer batında doğan kardeşlerinden birini alması gerektiğini ihtâr etti. Kãbil, bu îkâzı dikkate almayarak, yaptığının doğru bir davranış olduğu iddiâsında diretti. Bunun üzerine Hâbil, kimin haklı olduğunun anlaşılması için Allâh’a kurban adamayı teklif etti.</p>
<p>O zamanlar kurban, herkesin mesleği îcâbı, elinde bulunan maldan verilirdi. Kurban verilen bu şeyler, bir dağ başına konur, bir müddet sonra gidip bakıldığında; gökten inen ateş tarafından yakılarak ortadan kaybolan kurbanın, Cenâb-ı Hak tarafından kabûl edilmiş olduğu anlaşılırdı.</p>
<p>Hâbil’in koyun sürüleri vardı. Kurbanlık olarak, içlerinden en semiz ve gösterişli olan bir koçu seçti. Kãbil ise, ziraatle uğraşırdı. O da, cılız buğdaylardan oluşan bir demeti kurbanlık olarak ayırdı.</p>
<p>Hâbil ile Kãbil, bir müddet sonra bıraktıkları kurbanları tedkik için gittiler. Hâbil’in kurban ettiği koç kabul edilmiş; Kãbil’in cılız buğday demeti ise olduğu gibi duruyordu. (İbn-i Sa’d, I, 36)</p>
<p>Zira Hak katına ulaşıp kabul edilecek olan, kulun takvâsıdır. Takvâ üzere yaşamayan, îtikad, ahlâk ve muâmelâtında ciddî problemler bulunan birinin, ibadet ve amelleri de düzgün olmaz. Çünkü eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz. Bu sebeple ilâhî tâlimatlar istikâmetinde ve takvâ üzere bir hayat yaşamak şarttır. Takvânın gereği ise, ibadet ve hayırları “ihsan” kıvamında, yani dâimâ ilâhî kameralar altında olduğunun şuur ve idrâkiyle en güzel bir sûrette îfâ etmeye çalışmaktır.</p>
<p>Kurbana niyetlenen bir mü’min; evvelâ tam bir ihlâs duygusu içinde olmalı, niyetine fânîleri ortak etmek­ten titizlikle sakınmalıdır. Konu-komşunun ayıpla­masından, toplumdaki îtibârının zedelenmesinden korkmak gibi nefsânî kaygılarla kurban kesmemelidir. Yegâne gâye, Allâh’ın rızâsı olmalıdır. Kurbanı makbul kılacak olanın, bu hâlis niyet olduğunu hiçbir vakit unutmamalıdır.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:</p>
<p>“Âdemoğlunun, Kurban Bayramı’nın birinci günü yaptığı işlerin Allâh’a en sevimli olanı, (kurban) kanı akıtmaktır. Kıyâmet günü o kurban, boynuzları, tırnakları ve kıllarıyla gelir. Kurbanın kanı da, henüz yere düşmeden Allâh’ın rızâsına nâil olur ve kabul edilir. O hâlde, kurbanlarınızı gönül hoşnutluğu ile kesin!” (İbn-i Mâce, Edâhî, 3; Tirmizî, Edâhî, 1/1493)</p>
<p>Demek ki kurbanı, gönlümüzde en ufak bir sıkıntı duymadan, bilâkis Allah muhabbeti ve îman lezzetiyle, Allah için bir fedâkârlıkta bulunmanın vicdan huzûru ile kesmek gerekir.</p>
<p>Öte yandan kurbanlar, dînî hayatın şiarlarındandır. Kurbana her müslümanın büyük bir ehemmiyet ve değer vermesi, îmânındandır. Zira âyet-i kerîmede; “…Her kim Allâh’ın şiarlarına saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.” (el-Hacc, 32) buyrulmuştur.</p>
<p>Bâzı gâfillerin kurban ibâdetini küçümsemesi veya benimsememeleri, -en hafif ifâdeyle- cehâlet; ona “kanlı bayram” gibi çirkin yakıştırmalarda bulunmalarıysa, ucu küfre sarkan son derece mahzurlu sözlerdir. Her varlıklı mü’min, kurban kesmek mecburiyetindedir. Zira Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in bu husustaki îkâzı çok dehşetlidir:</p>
<p>“Bir kimse, mâlî imkânları müsait olduğu hâlde kurban bayramında kurban kesmezse, namazgâhımıza yaklaşmasın!” (İbn-i Mâce, Edâhî, 2)</p>
<p>Demek ki Allâh’ın lûtfettiği sayısız nîmetlere rağmen, Allah için bir kurban kesmekten kaçacak kadar cimri birinin, İslâm topluluğu içinde yeri yoktur. Kurban kesmek, şartlarını hâiz olan her zengin müslümana vâciptir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>“Ey insanlar! Her sene her bir ev halkına kurban kesmek vâciptir.” (İbn-i Mâce, Edâhî, 2; Tirmizî, Edâhî, 18/1518)</p>
<p>KURBAN ÂDÂBI</p>
<p>Kurban’ın her şeyden önce Allah için yapılan bir ibadet olduğu unutulmamalı, bu mübârek günlerde zikir, fikir ve şükürle ibadet vecdini muhâfaza etmelidir. Ayrıca dirâyetli ve ehil olanlar, hayvanlarını bizzat kendileri kesmeli, kurbanın ruh ve mânâsını yakından hissetmeye gayret etmelidirler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Vedâ Haccı’nda 100 kurbanından 63’ünü bizzat kendileri kesmişlerdir. Kendileri kesemeyenler ise ehil birine vekâlet vermeli, fakat imkân varsa kesim esnâsında huşû, tâzim ve ihtiram duyguları içinde hayvanın yanında beklemelidirler.</p>
<p>Nitekim Rasû­lul­lah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>“Ey Fâtıma! Kalk, kurbanının yanında bulun! Şunu iyi bil ki onun kanından yere düşen ilk damla ile, işlemiş olduğun (küçük) günahlar affedilir.” (Hâkim, IV, 247/7524; Heysemî, IV, 17; Beyhakî, Şuab, V, 483)</p>
<p>Öte yandan, kurbanlık hayvanlara da güzel davranmak, onları ürkütmemek, susuzsa su içirip rahatlatmak ve kesim yerine güzelce götürmek îcâb eder. Kurbanı, keskin bir bıçakla kesmek ve ona hiçbir şekilde eziyet etmemek gerekir. Efendimiz (s.a.v.) de hayvanların görmeyeceği bir yerde bıçakların güzelce bilenmesini emretmiş ve şu tembihlerde bulunmuştur:</p>
<p>“Biriniz hayvanını keseceği zaman, o işi hızlı yapsın!” (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)</p>
<p>“Allah her şeyi en güzel şekilde yapmayı emretmiştir… (Kurban) kestiğiniz zaman kesmeyi en iyi şekilde yapı­nız! Her biriniz bıçağını bilesin ve hayvanını rahatlatsın!” (Müslim, Sayd, 57; Tirmizî, Diyât, 14/1409)</p>
<p>İNFAK, MERHAMET,</p>
<p>DİĞERGÂMLIK…</p>
<p>Kurban; maldan ve candan fedâkârlık mânâsı taşıdığından, mühim bir infak ve merhamet telkinidir. Kurbanda kula düşen asıl kazanç da, onun ihtiyaç sahiplerine infak edilen kısmıdır. Şu hâdise, bu gerçeği ne güzel hülâsa eder:</p>
<p>Peygamber Efendimiz’in âilesi bir koyun kesmişlerdi. Birçok infaktan sonra Efendimiz (s.a.v.) ondan geriye ne kaldığını sordu. Âişe vâlidemiz:</p>
<p>“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):</p>
<p>“–Desene (yâ Âişe), bir kürek kemiği hâriç hepsi bizim oldu!” buyurdular. (Tirmizî, Kıyâme, 33)</p>
<p>Kurban etini üç kısma ayırmak müstehabdır. Üçte birini fukarâya, üçte birini âileye, üçte birini de konu-komşuya, dost ve misâfirlere ikrâm etmelidir. Fakat âile efrâdı kalabalık olanlar, şâyet ihtiyaç varsa bütün kurbanı ev halkına bırakabilirler. Ancak bu durumda da birkaç fakire sadaka vermek, güzel görülmüştür.</p>
<p>Diğer taraftan, hâli vakti müsait olan mü’minler, vâcip kurbanlarını kendi beldelerinde kesmeli; lâkin kazâ, belâ ve hastalıkların def’i, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği nîmetlerin şükrü ve din kardeşlerine yardım elini uzatabilmek için, sadaka olarak da kurbanlar kesip dünyanın dört bir yanındaki muhtaçlara tevzî etmeye imkân nisbetinde gayret göstermelidirler. Zira bugün başta Afrika olmak üzere, açlık ve sefâletin kol gezdiği pek çok beldedeki nice müslüman, İslâm kardeşliğinin bu müstesnâ tezâhürünü hasretle beklemekte, hattâ bu kardeşlerimizin bir kısmı, kurban vesîlesiyle yılda bir kez de olsa et yiyebilmenin hayalini kurmaktadır.</p>
<p>Nitekim İstanbul’a ziyarete gelen bir Afrikalı dostumuz:</p>
<p>“–İnanın bu kurban bayramında da sizleri bekleyen çok insan var.” diyerek, bizlere o muzdarip coğrafyadaki kardeşlerimizin çağrısını iletmiş ve din kardeşliği mes’ûliyetimizi yeniden hatırlatmıştı.</p>
<p>Müslüman, rûhunu inki­şâf ettirerek bütün mah­lû­kâ­ta huzur tevzî eden bir rahmet dergâhıdır. Dünyanın her yerindeki din kardeş­le­rini kendisine zimmetli bilen, diğergâm insandır. Bu mü­bârek günlerde bu hâlin en güzel göstergesi, gönlümü­zün ulaşabildiği her yerdeki kardeşlerimize kurban ve­sî­lesiyle bir bayram sevinci ya­şa­tabilmektir.</p>
<p>Bu sebeple, bu mübârek günlerde rızâ-yı ilâhîyi üzerimize daha çok celbetmek için -bir parça kurban etiyle de olsa- yetim, kimsesiz, fakir ve muhtaçları, bilhassa da Afrika’da asrımız insanlığının zulüm ve vicdansızlığı sebebiyle mağdur olan milyonlarca din kardeşimizi, gönül dergâhımıza almaya gayret gösterelim, din kardeşliği hukukunun gereğini îfâ edelim.</p>
<p>Unutmayalım ki, bir annenin evlâdına olan şefkat ve merhametinden çok daha fazlasını ümmetine duyan Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a.v.), hem kendisi için hem de ümmetinden güç yetiremeyenler adına kurbanlar keserdi. (Ebû Dâvûd, Edâhî, 3-4/2792; İbn-i Sa’d, I, 249)</p>
<p>Düşünmek lâzım­dır ki nebevî terbiye ile yetişen sahâbe-i ki­râm bu devirde yaşa­saydı, kurban iba­detini nasıl da yük­sek bir fedâkârlık uf­kunda îfâ ederlerdi. Ümmetinden kurban kesemeyenler için Efendimiz’in gösterdiği o şefkat, merhamet ve cömertliği, bugün Ümmet-i Muhammed olarak bizler de -imkânlarımız dâhilinde- yaşamaya gayret etmeliyiz. Zira bu gayret, böyle merhametli bir Peygamber’e bizi ümmet kılan Allah Teâlâ’ya en güzel şükür ifâdelerimizden biri olacaktır.</p>
<p>Hak Teâlâ bizi dünyada Efendimiz (s.a.v.)’in mübârek izinden, âhirette de saâdet gölgesinden ayırmasın. Çünkü en büyük bayram; Efendimiz’in Hamd Sancağı altında toplanarak şefaatine nâil olmak bahtiyarlığıdır.</p>
<p>Unutmayalım ki bu dünya, fedâkârlık diyarıdır. Bu fedâkârlığın mükâfâtı olarak Cenâb-ı Hak, biz kullarını Dâru’s-Selâm’a, yani saâdet ve selâmet yurdu olan Cennet’e dâvet etmektedir. Bu Cennet dâvetine liyâkat için de, fânî bayramları ebediyet bayramının sermâyesi kılabilme firâsetiyle yaşamamızı istemektedir. Zira Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:</p>
<p>“Kıyamet günü; alacalı öküzler, yani kötü düşünceli kâfirler ve fâsıklar için korkunç bir kurban bayramıdır. O gün, öküzlere (yani Hak’tan uzak gâfillere) ölüm, mü’minlere ise bayram günüdür!”</p>
<p>Cenâb-ı Hak, kurbanlarımızı İbrahim (a.s.)’ın gönlündeki fedâkârlık, teslîmiyet, rızâ, takvâ ve muhabbetten hisse alarak kesebilmeyi, mazlum ve muhtaç din kardeşlerimize ikramlarda bulunarak onların gönüllerine de bayram huzuru tevzî edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Gerçek bayramların saâdet ve neşeleriyle milletimizin, vatanımızın ve bütün İslâm âleminin yüzünü güldürsün…</p>
<p>Âmîn!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derindusunceler.com/fedakarlik-talimi-kurban-bayrami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hak Dostlarından Hikmetler</title>
		<link>http://derindusunceler.com/hak-dostlarindan-hikmetler/</link>
		<comments>http://derindusunceler.com/hak-dostlarindan-hikmetler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 12:48:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derindusunceler.com/test/?p=36</guid>
		<description><![CDATA[-Hz. Mevlânâ (kuddise sirruh) – 2 (Kıymetli okuyucularımız! Bu yazı, Hz. Mevlânâ’nın Şeb-i Arûs’unun sene-i devriyesi münâsebetiyle 2010 yılı Aralık ayında yayınlanmış olan yazımızın ikincisidir.)* Mevlânâ Hazretleri buyurur: “Çocuklar oyun oynarlarken dükkân yaparlar, yalancıktan alış-veriş ederler, fakat kâr elde edemezler, [&#8230;]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-Hz. Mevlânâ (kuddise sirruh) – 2</p>
<p><span style="text-align: left;">(Kıymetli okuyucularımız! Bu yazı, Hz. Mevlânâ’nın Şeb-i Arûs’unun sene-i devriyesi münâsebetiyle 2010 yılı Aralık ayında yayınlanmış olan yazımızın ikincisidir.)</span><sup style="text-align: left;">*</sup></p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p><span style="text-align: left;">“Çocuklar oyun oynarlarken dükkân yaparlar, yalancıktan alış-veriş ederler, fakat kâr elde edemezler, ancak vakit geçirirler. Yalancıktan dükkân açan çocuk, akşam eve aç olarak döner. Bu dünya da o çocukların oyun yeri gibidir.”</span></p>
<p>[Ebû Bekir Şiblî (r.aleyh), bir gün yolda giderken buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk görür. Şiblî, bu cevizi onlardan alıp:</p>
<p>“–Biraz sabredin de bu cevizi ikinize paylaştırayım!..” der.</p>
<p>Sonra cevizi kırar, fakat cevizin içi boş çıkar. Tam o sırada:</p>
<p>“–Eğer gerçekten paylaştırıp kısmet dağıtan biriysen, şimdi bunu taksim etsene!” diye bir nidâ gelir. Şiblî mahcub olur ve:</p>
<p>“–Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz ve kuru bir «hiç» içinmiş!...” der. (Attar, s: 661)</p>
<p>İşte uğruna nice kavgaların yaşandığı dünya nîmetleri de, hakîkatte içi boş bir ceviz gibidir. İnsan, fânî hayat uykusundan ecel îkâzıyla uyanınca, onun ne kadar kısa, geçici ve boş olduğunu anlayacaktır. Bu fânî âlemde bir hiç uğruna katlandığı meşakkatler için pişman olacaktır. Kabirde pişman olunacak şeyler için dünyada insanların âdeta birbirlerini yemeleri, ne hazin bir aldanıştır!..]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Dünya hayatı bir rüyâdan ibârettir. Dünyada servet sahibi olmak ise rüyâda define bulmak gibidir. Dünya malı, muayyen bir zaman dilimi içinde nesilden nesile aktarılarak yine dünyada kalır.”</p>
<p>“Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci mercan da nedir, bir sevgiye harcanmadıktan, bir güzele fedâ edilmedikten sonra?!”</p>
<p>[Dünyanın yegâne kıymeti, âhiret âlemini ihyâ ve îmâr etmek bakımındandır. İnsanın canı ve malı, Allah yolunda fedâ edildiği takdirde bir değer kazanır. Dünya nîmetleri, nazargâh-ı ilâhî olan muzdarip bir gönlün huzur ve tesellî bulmasına vesîle kılınabildiği zaman bir kıymet ifâde eder. Aksi hâlde faydasız bir yorgunluk ve ağır bir âhiret hesabı olmaktan öteye geçemez. Âhiretten gâfil olarak yaşanan bir dünya hayatı, seraplarla dolu bir fâcia sahrasından ibârettir.</p>
<p>Bu sebeple mü’min, dünya nîmetlerini ukbâ saâdetine dönüştürmeye gayret etmeli, bunun en güzel yollarından biri olan “gönül alma”yı, kendisine hayat düstûru edinmelidir. Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:</p>
<p><em>Ben gelmedim dâvî<sup>1</sup> için,</em></p>
<p><em>Benim i</em><em>ş</em><em>im sevi<sup>2</sup> i</em><em>ç</em><em>in,</em></p>
<p><em>Dost</em><em>’</em><em>un evi g</em><em>ö</em><em>n</em><em>ü</em><em>llerdir,</em></p>
<p><em></em><em>Gönüller yapmaya geldim</em></p>
<p><em></em>Refîk-ı Âlâ’nın / En Yüce Dost’un rızâsını arayan kâmil bir mü’min de, gerçek dostluğun mâlikiyetle imtizâc etmeyeceğini bilir. Bu itibarla bütün varlığının ilâhî bir emânet olduğu şuur ve idrâki içinde, Allah yolundaki hiçbir fedâkârlıktan kaçınmaz.</p>
<p>Bunun aksine, Allâh’ın lûtfettiği nîmetleri O’nun yolunda infâk etmekten kaçınan hasis ve cimri kimseler ise, şu îkâz-ı ilâhînin muhâtabı olmaktan kurtulamazlar:</p>
<p>“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele!” (et-Tevbe, 34)]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“İnsaf et; aşk güzel (bir âb-ı hayat)tır. Onu zedeleyen (ona zehir serpen) ise senin (nefsânî ve) kötü huylarındır. Sen, şehvete aşk adını koymuşsun. Âh bir bilsen, şehvetle aşk arasında ne uzun bir mesâfe var!”</p>
<p>“İlâhî aşk ve vecd, mü’mini uyanık tutar. Dünyevî ve şehevî aşklar ise insanı ahmak ve sersem eder…”</p>
<p>[Muhabbetin menşei, Cenâb-ı Hak’tır. O, yarattığı her insanın kalbine ilâhî muhabbetin tohumunu atmıştır. Mü’minin Hakk’a vuslat yolculuğunda en mühim vâsıtası, yaratılışından gelen bu muhabbet istîdâdıdır.</p>
<p>Fakat muhabbetin hakîkîsi ve mecâzîsi vardır. Hakîkîsi, Allah muhabbeti; mecâzîsi ise, Allah’tan gayrısına duyulan muhabbettir. Esâsen rızâ-yı ilâhî ölçüleri içinde yaşanan mecâzî muhabbetler de hakîkî muhabbete bir basamaktır. Yeter ki mecâzî muhabbetler, kalp için son durak olmasın! Asıl tehlike; lâyık olmayana muhabbet duymaktır. Zira her insan, hayatta muhabbet duyduğu varlığın buna liyâkati nisbetinde bir seviye kazanır.</p>
<p>Bu sebeple muhabbet temâyülünü, yanlış adreslerde ziyan etmekten titizlikle sakınmak gerekir. Zira lâyıkını bulamayan muhabbetler, hayatın en hazin israflarıdır. Nefsânî menfaatlerin kıskacında sıkışıp kalan muhabbetler, kaldırım kenarında açan çiçeklere benzer ki, er ya da geç ayaklar altında çiğnenmeye mahkûmdur. Çöp tenekesine düşmüş bir pırlanta ne kadar tâlihsizdir! Liyâkatsiz bir elin haksız malı olmak, ne hazin bir ziyanlıktır.</p>
<p>Muhabbet sermâyesini, ona en lâyık olan Allah Teâlâ’ya hasredebilen bir kul, başta Cenâb-ı Hakk’ı ve O’na yakınlığı nisbetinde her varlığı gönlündeki muhabbet dâiresinin içine alır. Bu keyfiyet Yûnus Emre’nin;<em>“</em><em>Yarat</em><em>ı</em><em>lan</em><em>ı</em><em> ho</em><em>ş</em><em> g</em><em>ö</em><em>r, Yaratan</em><em>’</em><em>dan </em><em>ö</em><em>t</em><em>ü</em><em>r</em><em>ü”</em>ifâdesinde olduğu gibi, sıfat ve mâhiyeti ne olursa olsun, Yaratan’ı hürmetine bütün mahlûkâtı, muhabbet ve merhametle kucaklayabilme hâlidir.</p>
<p>Hak dostları, kalplerindeki ilâhî aşk ve muhabbet tohumunu yeşerterek onu âdeta meyveli bir ağaç hâline getirmiş kimselerdir. Bu sebeple dâimâ Yaratan’dan ötürü yaratılanlara ikram hâlinde yaşarlar. Cenâb-ı Hak ile dostluk, onları bütün mahlûkat ile dost kılar. İsmâil Atâ Hazretleri, bu dostluğun tezâhürünü ne güzel ifâde eder:</p>
<p>“Sen güneşte gölge, soğukta kaftan, açlıkta ekmek ol.”]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Peygamberlerin nefesleri taşa bile tesir eder. Onların sözlerine dağlar bile boyun eğer. Lâkin bir ahmağa, onların saçtığı hikmet incilerinden bir tanesi dahî isabet etmez!”</p>
<p>“Gaflet uykusuna dalmış bir bilgisize öğüt vermek, çorak bir yere tohum ekmektir! Yâhut çölü sulamak gibidir. Ahmaklığın, bilgisizliğin yırttığı şeyi, artık hiçbir yama tutamaz! Ey öğütçü; oraya hikmet tohumunu pek ekme!”</p>
<p>Hikmeti, ehil olmayana vermeye kalkışmak, hikmete zulmetmek olduğu gibi, ehil olanı hikmetten mahrum bırakmak da ona zulmetmektir. Bu sebeple mü’min, sözlerinin dozunu muhâtabının idrâk seviyesine göre ayarlamalı, kime nasıl hitâb edeceğine dikkat etmelidir. Nasihat ve hatırlatmanın fayda vereceği durumda konuşmalı, aksi hâlde susmalıdır. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:</p>
<p>“O hâlde eğer öğüt fayda verecekse öğüt ver.” (el-A‘lâ, 9)</p>
<p>Öğüt, nasihat, îkaz ve hatırlatmanın fayda vermeyeceği durumlarda susmak, konuşmaktan evlâdır.<strong>Mevl</strong><strong>â</strong><strong>n</strong><strong>â</strong><strong> Hazretleri</strong> bu gerçeği de; <em>“</em><em>K</em><em>ö</em><em>rler </em><em>ç</em><em>ar</em><em>şı</em><em>s</em><em>ı</em><em>nda ayna satma, sa</em><em>ğı</em><em>rlar </em><em>ç</em><em>ar</em><em>şı</em><em>s</em><em>ı</em><em>nda gazel okuma!</em><em>”</em><em> </em>sözleriyle dile getirir. Yani öğüt ve nasihatten bir hisse alabilmek de bir nasip işidir. Bu nasibi kapanmış olanlara, en değerli nasihatlerin bile faydası dokunmaz. İstifâde edebilecek kimseler varken bu gibi nasipsizlerle vakit kaybetmemek îcâb eder. Şu temsîlî kıssa, bu gerçeği ne güzel hulâsa eder:</p>
<p>Hazret-i Îsâ (a.s), sanki kendisini bir aslan kovalıyormuş gibi canhıraş bir şekilde kaçıyordu. Adamın biri, merakla ardından koşarak kimden kaçmakta olduğunu sordu. Îsâ (a.s):</p>
<p>“–Ahmaktan kaçıyorum!..” deyince bu sefer adam:</p>
<p>“–Sen, nefesi ile körlerin ve sağırların şifa bulduğu, duâsıyla ölülerin dirildiği «Mesih» değil misin? İstediğin her şeyi yapabildiğin hâlde niçin kaçıyorsun?” diye sordu. Îsâ (a.s):</p>
<p>“–Yemin ederim ki, İsm-i Âzam’ı sağır ve köre okudum; onlar iyileşti; bir ölüye okudum, dirildi; bir fakire okudum, zengin oldu. Fakat o duâyı bir ahmağın kalbine binlerce defa okuduğum hâlde fayda vermedi. O ahmak, katı bir taş kesildi de ahmaklığından vazgeçmedi!” dedi.</p>
<p>Hayreti daha da artan adam, Hazret-i Îsâ’ya tekrar sordu:</p>
<p>“–İsm-i Âzam duâsı, her hastanın şifâ bulmasına vesîle olduğu hâlde niçin ahmaklığa tesir etmiyor? Bunun hikmeti nedir?”</p>
<p>Îsâ (a.s) cevap verdi:</p>
<p>“–Ahmaklık, kahr-ı ilâhî olan bir hastalıktır. Diğerleri ise kahr-ı ilâhî’ye uğramayan iptilâlardır. İptilâ da bir hastalıktır; ancak sadece müptelâsına acınır. Ahmaklığa gelinçe, o da bir hastalıktır, lâkin ekseriyâ başkasını yaralar ve zarar verir.”</p>
<p>Bunun içindir ki ârif zâtlar şöyle buyurmuşlardır.</p>
<p>“Şu üç kişi, Allah dostu olamaz: Kibirli, cimri ve ahmak.”]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Mayıs böceği dâimâ pislik taşır durur. Bu yüzden de gül suyundan bayılır. Onun ilâcı yine pis kokulu şeylerdir. Çünkü ona alışmıştır.</p>
<p>Allah için insanlara nasihat edenler de, kasvetli kişiyi, kendisine bir kapı açılması, iyileşmesi ve şifâ bulması için, amber gibi, gül suyu gibi hikmetli güzel sözlerle tedavi etmek isterler.</p>
<p>Kime öğüdün güzel kokusu fayda vermezse, muhakkak onun burnu, kötü kokulara alışmıştır.</p>
<p>Sen de nurdan, öğütten, iyilik ve güzellikten nasibini al!.. Burnunu pisliğe sokma da, mayıs böceği olma! İNSAN OL, İNSAN!..”</p>
<p>[Âlemde cinsler ve onların bulundukları ortamlar arasında dâimî bir câzibe kânunu vardır. Meselâ bülbül, çayır ve çimenlerden ve bir mûsikî gibi akan pınarlardan, yani rûha ferahlık veren lâtif manzaralardan hoşlanır. Teressübat (pislik) böceği fıtratındakiler ise, necâsetten, yani süfliyat, ahlâksızlık, fesat ve nifaktan zevk alır.</p>
<p>Lâğım fâresi, gıdâsını lâğımdan aldığı gibi; sefih insanlar da sefâletlerini saâdet zannederler. Sefâlete alıştıkları için kendilerini gerçek saâdete ulaştıracak vesîlelerden inatla kaçarlar.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri’nin şu ifâdeleri de bu gerçeğe işâret eder:</p>
<p>“Ey necâset böceği! Gül bahçesinden kaçıyorsun; ama senin bu nefretin, gülistanın kemâline delâlet eder!..”</p>
<p>Dolayısıyla hikmeti ahmakların idrâk etmesi imkânsızdır. Onlara hikmet öğretmeye kalkışmak, hikmete zulmetmektir; emek ve vakit israfıdır. Bereketli Nisan yağmurlarının çöle veya sert kayalar üzerine yağıp heder olması gibi, beyhûde bir çaba ve faydasız bir yorgunluktur.]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Câhillerin yanında kitap gibi sessiz ol.”</p>
<p>Yani câhillerle münâkaşaya girme ki onlar senin ilminden, irfânından, güzel ahlâkından, hâl ve tavırlarınla verdiğin öğütlerinden istifâde edebilsinler. Çünkü münâkaşa, tartışma, rekâbet ve üstünlük mücâdelesi; ekseriyetle ham nefislerin gurur ve benliklerini tahrik ederek, anlayışlarının daha da kapanmasına sebebiyet verir. Bu ise, doğruların kabûlünü iyice zorlaştırır.</p>
<p>Ârif insanlar, hakîkati kimden ve ne şekilde duyarsa duysunlar, kabul edebilecek olgun bir ruh taşırlar. Fakat ham, kaba, nâdân ve câhil insanlar böyle değildir. Bu sebeple onlara daha dikkatli yaklaşmak ve hakîkatleri münâsip bir lisan ile söylemek gerekir. Bâzen mânidar bir sükût, derin bir bakış, nice sözün ifâde edemeyeceği dersleri tâlim ve telkin edebilir.]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Cenâb-ı Hakk’ı dost edinmek istersen, şunu iyi bil ki, dostların yanına eli boş gidilmez. Dostların yanına eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Cenâb-ı Hak mahşer gününde kullarına:</p>
<p>«–Kıyâmet günü için ne hediye getirdiniz?» diye soracak ve ardından şöyle buyuracak:</p>
<p>«–Sizi ilk yarattığımızda olduğu gibi, eli boş, azıksız olarak, tek başınıza ve muhtaç bir hâlde geldiniz. Haydi söyleyin, kıyâmet günü için ne hediye getirdiniz? Yoksa sizde dünyadan âhirete dönmek ve Allâh’ın huzûruna çıkmak ümidi yok muydu? Kur’ân’ın kıyâmet hakkındaki haberleri, size boş mu görünmüştü?»</p>
<p>Ey ahsen-i takvîm, yani en güzel vasıfta yaratılan insan! Hakk’ın kapısına böyle boş bir gönülle nasıl ayak atıyorsun?</p>
<p>Bu fânî âlemde azıcık olsun uykuyu, yemeyi-içmeyi azalt da Cenâb-ı Hak ile buluşacağın zaman için bir hediye hazırla!”</p>
<p>Dünyaya gelen her insan, bir ebediyet yolcusudur. Nasıl ki uzun bir yolculuğa çıkacak olanlar kendilerine yol azığı tedârik ederlerse, Hak’tan gelip yine O’na dönecek olan insanoğlu da bu ebediyet yolculuğu için hazırlanmak ve kendisine âhiret azığı biriktirmek mecburiyetindedir.</p>
<p>Rabbimiz buyurur:</p>
<p>“…Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey mü’minler! Âhiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Ben’den (emirlerime muhâlefetten) sakının.” (el-Bakara, 197)</p>
<p>Bu sebeple fânî dünyada yerli edâsıyla oturup nefsânî arzular peşinde oyalanmak, en kıymetli sermâye olan zamanı uhrevî kazançlardan mahrum bir şekilde tüketmek, neticesi hazin bir pişmanlık olan en büyük gaflettir.]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Torbayı doldurmaya çalışırken, alttaki delikten boşaltmamak gerekir.”</p>
<p>[Her insanın muhtaç olduğu âhiret azıkları; en başta îman, daha sonra ise ibadetler, hayır-hasenatlar ve sâlih amellerdir. Fakat bunları kalbî marazlar ve kötü huylarla zedelemek; âhiret azıklarının biriktirildiği heybenin dibini delmekten farksızdır.</p>
<p>Bir mü’minin kemâle erebilmek için güzel ahlâk ile müzeyyen olması zarûrîdir. Bunun için de mütevâzı, hakşinas, âdil, emin, sâdık, edepli, hayâ sahibi, cömert, müşfik, merhametli, affedici, sabırlı, kanaatkâr ve ihlâslı olması îcâb eder.</p>
<p>Bunun aksine, yalan, gıybet, zulüm, kin, hased, tamah, cimrilik, gurur, kibir ve riyâkârlık gibi kötü huylardan da şiddetle kaçınması gerekir ki sâlih amelleri boşa gitmesin.</p>
<p>Bu sebeple bilhassa namazı gâfilâne kılmaktan; orucun ecrini gıybet ve dedikodu gibi kalbî marazlarla zâyî etmekten; sadaka, zekât ve infakları başa kakmak sûretiyle boşa çıkarmaktan, ibadet ve hayırları nefsânî bir iftihar vesîlesi yaparak içini boşaltmaktan sakınmak gerekir. Yine ihlâsı zedeleyecek hâl ve tavırlardan uzak durmak ve ibadetlerde niyetlere fânîleri ortak etmemek îcâb eder. Aksi hâlde bütün bu amellerin ecri zâyî olur.]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Hazret-i Yûsuf (a.s), seferden gelen bir dostuna:</p>
<p>«–Bana ne hediye getirdin?» diye sorar.</p>
<p>Dostu cevâben:</p>
<p>«–Sende mevcut olmayan nedir? Ancak senin cemâlinden daha güzel bir şey olmadığı için sana bir ayna getirdim ki, her vakit sendeki cemâl tecellîlerini onda müşâhede eyleyesin!..» dedi.”</p>
<p>[Rabbimiz, her şeyin yaratıcısı ve sahibidir. Dolayısıyla O, her şeyden müstağnîdir. O’na kulluk ve şükür duygularımızın ifâdesi olarak götürülebileceğimiz hiçbir hediye yoktur ki O’nun sonsuz hazinesinde daha güzeli bulunmasın. O, hüsn-i mutlaktır; bütün güzelliklerin menbaıdır. Dolayısıyla varlıklar içinde en güzel ve en kıymetli şey, ancak Hakk’ın güzelliğinin mâkesi olabilecek kadar saf ve berrak bir “kalp”tir. Cenâb-ı Hakk’a götürülmeye en lâyık hediye, O’nun cemâlî esmâsının tecellî hâlinde olduğu, münevver, musaffâ, mücellâ, pâk ve lâtîf bir gönül aynasıdır. Yani Rabbimizin bizden istediği; “kalb-i selîm, kalb-i münîb ve nefs-i mutmainne”dir. Hak Teâlâ, kulunun kalp âleminde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.</p>
<p>Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:</p>
<p>“Allah, kullarını Dâru’s-Selâm’a (saâdet ve selâmet yurdu cennete) dâvet ediyor...” (Yûnus, 25) Tabiî ki her dâvetin bir kabul şartı, her nîmetin de bir bedeli vardır. Bu sebeple kul, ebedî kurtuluşu için, âhiretin tarlası olan bu fânî cihanda, Hak Teâlâ’nın en çok kıymet verdiği şeyi, yani kalb-i selîm’i kazanmaya gayret etmelidir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>“O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ.” (eş-Şuarâ, 88-89)</p>
<p>Kalb-i selîm, kulu Allah’tan uzaklaştıran her türlü mâsivâ kirinden arındırılmış, dâimâ Hakk’a yöneldiği için hakikatlerin şaşmaz bir pusulası hâline gelmiş, içinde îman nûrunun ışıldadığı, berrak ve billûr bir fânus gibidir. Mü’min, kalbindeki bu nûr ile, doğruyu eğriden, hayrı şerden, hakkı bâtıldan, helâli haramdan ayırt eder.</p>
<p>Kulluk tezâhürü bütün amellerin fazilet ve kıymeti de, kalbin berraklığı nisbetindedir. Zira kalp, nazargâh-ı ilâhîdir. Peygamber Efendimiz (s.a.) bu hakîkati şöyle ifâde buyurmuştur:</p>
<p>“Hiç şüphesiz ki Allah Teâlâ, sizin bedenlerinize ve sûretlerinize bakmaz; ancak kalplerinize nazar eder.” (Müslim, Birr, 33)]</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri buyurur:</p>
<p>“Adamın biri her zaman «Allah Allah» diye zikreder, bu zikirden ağzı bal yemiş gibi tatlanırdı. Bir gün şeytan gelip:</p>
<p>«–Niye durmadan “Allah Allah” deyip duruyorsun. Bunca zamandır Allah demene karşılık bir kerecik olsun Allah sana “Lebbeyk/buyur kulum, ne istiyorsun?” dedi mi? Sende hiç sıkılma yok mu? Daha ne kadar Allah deyip duracaksın?» dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Allâh’ın adını dilinden düşürmeyen adam ümidini kaybetti ve zikri bıraktı. Gönlü kırık bir hâlde yatıp uyudu. Rüyâsında Hazret-i Hızır’ı gördü. Hızır ona:</p>
<p>«–Neden yaptığın güzel işi terk ettin, Allâh’ı zikretmeyi bıraktın?» diye sordu. Adam:</p>
<p>«Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. Hak katından “Lebbeyk/buyur” sesi gelmedi. O’nun kapısından kovulmaktan korktum.» dedi. Bunun üzerine Hazret-i Hızır, adama şu hikmetli karşılığı verdi.</p>
<p>«–Ey Allâh’ın kulu! Senin “Allah” demen, Allâh’ın; “Lebbeyk/buyur kulum” demesidir. Allah, isminin zikrini herkese nasip eder mi? Senin “Allah” diyebilmen, Allâh’ın sana duyduğu sevginin işâretidir.»</p>
<p>Bunu duyan adam kalkarak tekrar Allâh’ı zikretmeye devam etti.”</p>
<p>[Cenâb-ı Hakk’ı zikredebilmek, O’na şükredebilmek, kulluk ve tâatte bulunabilmek; yine şükrü gerektiren ayrı bir lûtf-i ilâhîdir.</p>
<p>Bütün mahlûkât Allâh’a kullukta bulunsa O’nun şân-ı ulûhiyyetini bir nebze bile artıramaz. Yine bütün mahlûkât O’na isyan etse O’nun şân-ı ulûhiyyetine zerre kadar noksanlık gelmez. Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, bizim ibadetlerimize de ihtiyacı yoktur. O her şeyden müstağnîdir. Fakat bizler, O’nun rızâ ve rahmetini celbetmek için hâlis niyetle ibadet etmeye, sâlih amellerle O’na yakınlaşmaya muhtacız.</p>
<p>Nefs ve şeytan, insanı Allâh’a ibâdet ve tâatten uzaklaştırmak için binbir hileye başvurur. İbadetlerinin kabul olmadığı düşüncesiyle ibadetten uzaklaşmak, şeytanın tehlikeli tuzaklarından birine düşmek demektir.</p>
<p>Kulun vazifesi, ibadetlerini elinden gelen en güzel şekliyle îfâ etmek, kabul edilip edilmeyeceği husûsunda kendi aklıyla hüküm vermeyip bunun takdîrini Allâh’a bırakmaktır. Zira ibadetlerin yegâne kabul mercii, Hak Teâlâ’dır. Bu hususta kulun kendi kendine hüküm vermeye kalkışması; haddini aşması demektir. Bu da kulluk edebine aykırı bir durumdur.</p>
<p>Bize düşen, elimizden gelen bütün gayretimizi göstererek, hatâsıyla, kusuruyla, noksanlığıyla da olsa amellerimizi mutlakâ edâ etmek ve Cenâb-ı Hak’tan kusurlarımızın affını dilemektir. O’nun fazl u keremine, af ve mağfiretine sığınmaktır. “Beyne’l-havfi ve’r-recâ”, yani korku ve ümit duyguları arasında, dengeli bir kulluk hâlet-i rûhiyesini dâimâ gönlümüzde muhâfaza etmektir.</p>
<p>Buna göre, ibadetlerinin mutlakâ kabul edileceğini düşünerek ameline güvenmek, ne kadar büyük bir yanlışsa; bunun aksine, aslâ kabul edilmeyeceğini düşünerek ümitsizlikle ibadetleri terk etmek, çok daha büyük bir yanlıştır.</p>
<p>Bizim vazifemiz; ne kadar ibadet edersek edelim Cenâb-ı Hakk’a olan kulluk ve şükür borcumuzu lâyıkıyla ödeyebilmemizin mümkün olmadığını bilmekle beraber, tevâzu, mahviyet ve hiçlik duyguları içinde bütün gayretimizle kulluğumuza devam etmektir. Nihâyetinde de O’nun affını, mağfiretini, fazl u keremini ümîd etmektir.]</p>
<p>Cenâb-ı Hak, rızâsına muvâfık bir kulluk hayatı yaşayabilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin&#8230;</p>
<p>Âmîn!</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Dipnotlar: 1. </span>Dâvî: Dâvâ, iddiâ.<span style="text-decoration: underline;"> 2. </span>Sevi: Sevgi, muhabbet.</p>
<p>(Kıymetli okuyucularımız! Bu yazı, Hz. Mevlânâ’nın Şeb-i Arûs’unun sene-i devriyesi münâsebetiyle 2010 yılı Aralık ayında yayınlanmış olan yazımızın ikincisidir.)<sup>*</sup></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derindusunceler.com/hak-dostlarindan-hikmetler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Göz Boyama Medeniyeti</title>
		<link>http://derindusunceler.com/goz-boyama-medeniyeti/</link>
		<comments>http://derindusunceler.com/goz-boyama-medeniyeti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 12:39:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derindusunceler.com/test/?p=29</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Yaşadığımız çağa damgasını vuran olgunun ne olduğu hususu herkese göre değişebilir şüphesiz. Teknolojik gelişmeler başta olmak üzere hayata tesir edenler arasında en ağır gelen hangisi ise bu çağ için onun adı kullanılabilir. Mesela ‘cep telefonu çağı’ demek mümkündür. Buradaki [&#8230;]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşadığımız çağa damgasını vuran olgunun ne olduğu hususu herkese göre değişebilir şüphesiz. Teknolojik gelişmeler başta olmak üzere hayata tesir edenler arasında en ağır gelen hangisi ise bu çağ için onun adı kullanılabilir. Mesela ‘cep telefonu çağı’ demek mümkündür. Buradaki karara, insana etki eden yönleri dikkate alınarak varılmaktadır. Yaşadığımız çağın en bariz özelliği ise bir göz boyama çağı oluşudur. Göz kadar etki altında tutulmak istenen ikinci bir organımız yoktur. Göz, diğer organlara da etki etmesi için kullanılmaktadır. İçinde oturulan binaların dış yapısına gösterilen ihtimamdan bunu anlayabiliriz. Bir binanın insan hayatı için gerekli hâliyle insanların gözüne hitap eden hâli arasındaki oran bunu izah edebilir. Evlerin içinde evdekilerin sağlığı için gerekenlerle, birbirlerinin veya dışarıdan gelecek olanların gözüne sokmak istedikleri arasındaki oran da iyi bir izah vesilesidir.</p>
<p>İbadet mekânlarımız camiler bile bu göze hitap eden, ruh yerine gözü koyan anlayıştan etkilenmiştir. Sade bir ortamda ibadet makbul değilmişçesine mescitlere tezyinat yapılmaktadır.</p>
<p>Adeta göz doyduktan sonra asıl doyması gereken uzuvların aç kalmasında bir sakınca bile görülmemektedir. Yeter ki göz doysun.</p>
<p>Gözleri boyamaya Mushaflar bile katılmıştır. Kur’an ne için indi, ne için onu alıp okuyoruz gibi endişelerin yerini, neresinde hangi süs ilavesi var merakı almıştır. Basılan Mushaflara neredeyse tabiat resimleri âyetler arasına sokuşturulacak kadar bir göze hitap, göz boyama meyli ile karşılaşmış bulunuyoruz. Sadece Mushaflarımızdaki renklenme bile göz boyama medeniyetinin üzerimizdeki etkisini ispat edebilir. Ruha hitap eden Kur’an, günümüzde gözü tatmin etmeden ruha ulaşamamaktadır, mesele budur.</p>
<p>Gıdada dahi bu göz boyama medeniyetinin etkisini açık bir şekilde görebiliriz. En basit örnek olarak temel gıda maddemiz olan ekmeğin güzel görünmesi, gıdalı olmasından, zararsız olmasından daha önde tutulmaktadır. Ekmeğin neredeyse ana maliyeti kadar güzel görünmesi için harcama yapılarak önümüze konduğu bir ortamda ekmeğe ulaşıyoruz. Daha da garibi, güzel olmadığı için ‘köy ekmeği’ olarak vasıflandırılan ekmeğe sağlık nedenleri ile alaka çoğalınca o da göz boyama kültürü ile sunulur oldu. Boyayla, katkıyla ‘köy ekmeği’ ihdas edildi.</p>
<p>Cami ve ekmek; bu iki isim göz kurbanı olduktan sonra, ticarette göz boyacılığının bulunmasında ne sakınca olur?</p>
<p>Kalbiyle görebilen bir ümmet iken biz, gözden başka bir şeyle göremeyen bir ümmete dönüştük. Gözümüz de ancak rengârenk boyalı olanı görebiliyor. Bunun için de görmemiz gerekeni değil de gösterilmek isteneni görüyoruz. İşte bu çağa damgasını vuran bu illettir.</p>
<p>Eğitim de savaş da göz üzerinden yapılıyor. Haramlar göz üzerinden yayılıyor. En çirkin nesneler en cazip hâle sokulurken göz kullanılıyor. Esasen medyası ve diğer etkin araçları ile şer güçler insanları gözlerinden vuruyor, gözü esir alıp onun üzerinden yönlendiriyorlar.</p>
<p>Kitabımız Kur’an’ın bize, gözlerimizi korumakla ilgili emri bir kere daha düşünülmesi, çalışma alanı olarak belirlenmesi gereken önemde durmaktadır. Çocuklarımız ve ailelerimizle ilgili planlamalarda, göz boyama medeniyetine karşı hangi taktiklerle ayakta kalacağımızı da incelemeliyiz.</p>
<p>İşimiz, ilmihal öğretmekle, Kur’an okutmakla bitecek kadar kolay görülmemektedir. Kur’an okumak, dini bilmek gözün boyanmasına karşı yeterli bir savunma oluşturmuyor.</p>
<p>Mezarlıklarımızın bile göz boyama kültürüne göre düzenlendiği bir âlemdeyiz.</p>
<p>Gerçekçi olmaya mecburuz.</p>
<p>Gözümüzü bu boya kültüründen koruyabiliyor muyuz? Bu boyalı kültüre karşı neler geliştirebiliyoruz?</p>
<p>Ekmeğimizden camimize kadar her yer gözümüzün hoşlanacağı kıvama gelmiş olabilir. Bize göre pek cazip ortamlarda bulunuyor olabiliriz. İşte gerçeklerin en büyük gerçeği: Allah, sadece kalplere bakıyor. Bu göz boyama medeniyeti, Allah Teâlâ’nın bizde görmek istediği medeniyet değildir. Ne şirin gösteren tebessümümüz ne de boyalı, dijital teknolojilerle donanmış camilerimiz Allah’ın bizde görmek istediği şeyler değildir. O, sadece mamur kalpler görmek istiyor. Kalp ise boya tutmaz, içindekini verir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derindusunceler.com/goz-boyama-medeniyeti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

